Anasayfa » ÖYKÜ » Göçebe Mutluluk | Çiğdem SUDE

Göçebe Mutluluk | Çiğdem SUDE

Emir, gözlerini açınca tavanda asılı duran lambayı gördü. Birkaç dakika ona bakarak ayılmaya çalıştıktan sonra yataktan kalktı. Günlük rutinini yerine getirmek için mutfağa gitti. Mutfakta kendisine bir tost yaptıktan sonra alelacele evden çıktı. Emirle birlikte gitmek zorunda olan biri vardı. Çünkü o emire sadıktı. Ama onu gören yoktu. Yolda tostunu yedi. Arabanın camından şehrin her yerini istila eden o gökdelenleri izledi. Baktıkları, sanki insanın boğazını sıkan, nefesini kesen devasa yapılardı. Oysa boğazını sıkan kravat, nefesini kesen ise arabaların egzoz dumanı ile kaplanmış olan pis havaydı.

Daha sonra ise şirkete vardı. Orada gördüğü asık suratlı, memnuniyetsiz insan yüzleri Emir’e ekşiyi çağrıştırırdı. Kimisini limona benzetirdi kimisini eriğe… Hatta bazen gerçekten bir limonla konuşuyormuş gibi hisseder ve yüzü buruşur, ağzı kamaşırdı. Çünkü ekşiyi sevmezdi. Daha sonra insan yüzü olduğunu anımsayınca normale dönerdi. Ama bunlara rağmen yüzünde hep bir gülüş ya da tatlı bir tebessüm vardı. Bunun sebebi de yanındakiydi. Yanındakinin Emir’in yüzünden bu gülüşü, tebessümü eksik etmemesi gerekiyordu. Çünkü işi buydu. Gün böyle mayhoş bir şekilde ilerledi. Yanında bulunması gereken kişi de yanından hiç ayrılmıyordu. Emir nereye giderse o da peşindeydi.

Yoğun bir iş gününü bu şekilde tamamladı. Ardından eve gitmek için yola çıktı. Tekrar o boğucu gökdelen istilasının içinden geçti ve eve vardı. Yemekti, duştu, dinlenmekti derken zaman geçti. Uyku vaktine az bir zaman kaldı. Kalan vakitte de biraz gündeme dair haber izledi. O ise hala yanındaydı. Daha sonra diğer günlerde yaptığı gibi yatağa geçti. Onun yanında olmasından dolayı gülümseyerek uykuya daldı. Yarın kalktığında yine aynı şeyleri yapacaktı. O boğaz sıkan, nefes kesen gökdelenlerden geçecek; şirkette limona benzeyen asık suratlı insanlarla muhatap olacak ve yanındakini görünce ne olursa olsun tebessüm edecekti. Çünkü onu görünce gülmemek elde değildi. Çünkü Emir mutluluğa sahipti, yanındaki mutluluktu.
Mutluluk ise tüm bunlardan boğulmuştu. Sadece bir kişiye mutluluk vermek ve aynı yerde olmak onu boğmuştu. “Eğer olduğun yerde memnun değilsen sadık kalmak manasızdır” diye düşündü. Diğer duyguların nasıl bir hayat yaşadığını düşünmeye başladı.

Mesela öfke… İnsanın içinde ateş yakardı. İnsanı harlar, yakıp kavururdu. Yaktığı ateş sönene dek orada konaklardı. Ateşin söndüğünden emin olduktan sonra göçer giderdi. Ama tabii ki her şeyi yakmış bulunurdu.

Ya da üzüntü… Soğuk bir rüzgâr gibi eser ve insanın içindeki o yaşama sevincini kum taneleri gibi alır, götürürdü. İnsanları ağlatır, bitap düşürürdü. Beden; yeni bir konakçı bulduğu zaman giderdi.

Bir de heyecan var… Bedeni alışık olmadığı bir biçimde hareket ettirirdi. Elleri ayakları kontrol altına alırdı. Her şeyi kontrol edebileceğini düşünürdü. Bu yüzden de kibirliydi. Kendini beyin zanneder ama beyin olmadığını öğrendiği zaman bedene küser ve giderdi.

Ve tabi ki sıkıntı… İnsanın göğsüne bir yumru gibi gelir otururdu. Oturmakla da kalmaz baskı kurmaya kalkar ve göğsü sıkıştırırdı. Ama elbet bu da göç edip giderdi.

En önemlisi de aşk… Bir savaştı. Ateşle suyun savaşı gibiydi. Bir ateş kazanırdı; beden alev almaya başlardı, yandıkça yanardı. Bir su kazanırdı; beden üşümeye, titremeye başlardı. Bu savaş aşk var oldukça devam ederdi. Fakat ateş ve su birbirini yok etmeye başlardı. Son bir su damlası ve bir parça kor ateş kalıncaya kadar savaş devam ederdi. Aşk, su ve ateşi kurtarmak için yeni bir beden bulup giderdi ve orada her şeye yeniden başlarlardı…

Bunları düşünen mutluluk kendisi dışında bütün duyguların göçebe bir hayat yaşadığını sadece kendisinin yerleşik bir hayat yaşadığını fark etti. Ayrıca hepsinin derdi kendiydi. Çıkarları için insanlara yardım ediyorlardı. Çıkarları için üzüp, öfkelendirip, heyecanlandırıp, aşık ediyorlardı. Duyguların bile çıkarcı olduğu bir dünyada insanlar nasıl masum kalabilirdi?

Ve en sonunda mutluluk da düzene ayak uydurdu. O da bundan sonra göçebe bir hayat yaşamaya karar verdi. Kimi zaman küçük bir çocuğa, kimi zaman yaşlı bir teyzeye, kimi zaman da bir babaya gidecekti. Kim hayatında ona bir yer ayırırsa onunla olacaktı. Sıradaki hedefi, geçmişi geride bırakabilen ve şiir yazmakla meşgul olan o adamdı. Hem belki adama ilham bile olabilirdi.

“Mutluluğu bekleyen ama hayatından fazlalıkları çıkarmayıp ona yer ayırmayan insanlar, bir ömür boyu mutluluğu beklemeye mahkumdu.”

Çiğdem SUDE

cigdem.sude.77@gmail.com

Çiğdem SUDE

Çiğdem Sude 22.09.2000 tarihinde Balıkesir'in Edremit ilçesinde dünyaya gelmiştir. Doğduğunda hemşireler ona sarı bir tulum giydirmiş, ailesi de tulumun renginden esinlenip ona Çiğdem ismini vermiştir. Küçüklüğünden beri hastanelere ilgisi olan Sude, bu ilgiyi arttırarak bir hayale dönüştürmüştür. Bu hayalini gerçekleştirmek üzere Ege Üniversitesi Diyaliz Bölümü’ne başlamıştır. Bir süre sonra hissettikleri, yaşadıkları ya da hayalleri, kayalara vuran bir deniz dalgası gibi hırçın ama bir o kadar da huzur verici şekilde kağıda dökülmüştür.
Çiğdem SUDE

Latest posts by Çiğdem SUDE (see all)

8 yorum

  1. gerçekten başarılı bir yazı olmuş.

  2. Başarıların devamını dilerim okumaktan çok zevk aldım.

  3. Ben çok içten buldum. Duyguların insanlardaki geçici halini gayet güzel aktardığını düşünüyorum. Tebrikler 👏👏👏

  4. Güzel bi yazı umarım hak ettiğin yere ulaşırsın

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

Scroll UpScroll Up