Dönen: Leçek | Cevdet POLAT

Dönen: Leçek - Yazı Görseli

Dönen: Leçek | Cevdet POLAT

Dönen: Leçek - Yazı GörseliDönen: Leçek

Minibüs şoförü berbat sesine aldırmadan arabanın teybinden yükselen sese eşlik ediyordu. Minibüsün içini dolduran bu sesten kimse rahatsız değil gibiydi. Yüzlerce kez dinledikleri bu türküleri sanki ezbere biliyordu. Toprak yolda ilerleyen minibüsün çıkardığı toz, son anda arabaya yetişme çabasındaki yolcu gibi camlardan içeri hücum ediyordu.

Şoför elini camdan dışarı atmış, türkü söylüyor; bir yandan bozuk yola sitem ediyordu. Minibüsün içindekiler arkadaki dörtlü koltuğun kenarına sıkışan kirli sakallı yabancıya kaçamak gözlerle bakıp duruyordu. Buralı olmadığı her hâlinden belli olan bu adam; düzgün saç tıraşı, temiz elbisesi, kirli sakalı ile herkesin ilgisini çekiyordu.

“Yabancıymış. Bekir Çavuş’un evini sormuş.” dedi biri.

Bekir Çavuş, Yazıdere köyünden Kurtuluş Savaşı’nda şark cephesine gidip de geri dönen tek kişiydi. Döndüğünde günlerce konuşmamıştı. Yaşadıkları, anlattıklarından çok fazlaydı. Askerde çavuş olmuş mu olmamış mı bilen yoktu ama döndükten sonra köylünün verdiği çavuş rütbesini ölene kadar gururla taşıdı.

Şoför, dikiz aynasından sık sık bu gizemli yolcuyu izledi. Yolcunun uzattığı parayı “Misafirimizsin” deyip geri çevirdi. Yolcunun sırtındaki çantadan başka bir şeyi yoktu. Demek kalıcı değil, diye düşündü şoför. Daha fazla dayanamadı ve sordu:

“Hemşerim kimsin, kimlerdensin, Bekir Çavuş’u nerden tanıyorsun?” dedi.

“Tanıdıkmış, annemlerin tanıdığı.” dedi bozuk ve komik Türkçesi ile.

Küçük bir tepeyi aştıklarında karşıda derenin iki yanına dizilmiş toprak damlı evleri göründü Yazıdere’nin. Minibüsün içinde bir hareketlenme oldu. Yolcular minibüsün bagajına sığmayan eşyalarını yanlarına aldıklarından arabanın içinde hareket edecek yer yok gibiydi. Eşyalar içinde herkes kendi eşyasını bulup torbaların ucundan tuttular.

Minibüs köyün içinde bir harmanda durdu. Arabanın üzerine çevik hareketlerle çıkan şoför, bagajları aşağı indirmeye başladı. Kısa süre sonra harman yerinde şoförle yalnız yabancı kaldı. Şoför, eliyle uzun kavakların arasında bir evi göstererek:

“Bak hemşerim, şu yeşil pencereli evi gördün mü? Hah, işte orası Bekir Çavuş’un oğlu Ali Haydar’ın evi. Şu cılga yolu takip edersen tam önüne çıkarsın.” dedi. Yabancı, kafasıyla teşekkür edip tarif edilen eve doğru yürümeye başladı.

Ali Haydar, kapının önünde, eve doğru gelen yabancıya baktı. Gelen yolcu hiç kimseye benzemiyordu.

Yabancı:

“Bekir Çavuş’un evini arıyorum.” dedi.

Ali Haydar:

“Ben oğluyum kardaş buyur, babam sizlere ömür.” dedi. Misafir başını yere eğdi.  Belli ki “sizlere ömür”ün ne demek olduğunu anlamamıştı.

Ali Haydar, karşısındaki yabancının aklını okumuş gibiydi.

“Yani, babam öldü.”

“Üzgünüm.” dedi karşısındaki adam.

Ali Haydar, iki basamaklı toprak merdivenlerden inip adamın yanına sokuldu. Elini uzatıp “Hoş geldin, safa getirdin. Buyur içeri.” dedi.

Evin içerisinde sihirli bir toprak kokusu vardı. Ali Haydar, kapılardan birini iterek açtı. Bu tanrı misafirini buyur etti. Odanın içinde tahtadan yapılmış bir sedir, sedirin üzerine serili kilimler ve kilimlerin üzerine konulmuş minderlere baktı. Duvarda birkaç halı vardı. Gözü; ışıl ışıl parlayan ve elinde çatal dilli bir kılıç, altında şaha kalkmış bir atla bir kaleye doğru giden bir adamın resminin olduğu halıya takıldı. Serin ve temiz bir oda idi. Karşılıklı oturdular. İkisi de birbirini süzüyordu. Sessizliği Ali Haydar bozdu.

“Hoş geldin, sefalar getirdin. Kimsin, kimlerdensin?”

Yabancı uzun bir hikâye anlatacak gibi başını kaldırdı.

“Adım Kamar. Ben aslında Zühre Ana’yı görmeye geldim. Annemin komşusuymuş. Annem yıllarca sizden söz etti. Zühre bacım derdi anlatırken. Biz de bu köyde yaşamışız. Bir sabah bir kağnı arabasına sığacak kadar eşya ile çekip gitmiş bizimkiler. Bir kağnı arabası eşya ve bir ömür anlatacak kadar hatıra götürmüşler yanlarında. Annemin adı ise Maran. Köyden ayrıldıkları sabah Zühre Ana kesmiş yollarını. Yalvarmış, yakarmış ama durduramamış onları. Durduramayacağını anlayınca başından sıyırdığı leçeğinin içine ekmek, peynir ve birkaç yeşil soğan koyup anama vermiş. Sarılmış, ağlamışlar.  Annem, başörtünün içindekileri yemiş. Buradan İstanbul’a oradan da Fransa’ya gitmişler. Annemin ölene kadar bütün anlattıklarının içinde Anadolu ve Zühre Ana vardı. O başörtüyü de ölene kadar koklayarak sakladı.”

Kamar, başını öne eğip sustu. Ali Haydar gözlerine inen yağmur bulutlarını tutmaya çalışırken Kamar’a baktı.

“Annemin gizli gizli ağlamasıydı Mari Teyze. O sabah gökyüzünde güneş yoktu. Sanki şer günüydü… Yağmurun eli kulağındaydı, üstelik cizlevitleri çok eskimişti diye anlatırdı annem. Karşı tepeyi aşana kadar çaresiz bakmış arkasından. Kağnının gıcırdayan tekerlekleri sanki annemim çaresizliğine tercüman olmuş. İlk zamanlar geri döneceksiniz diye çok beklemiş ama gidenin dönmeyeceğini zamanla öğrenmiş annem.” dedi Ali Haydar.

Kamar hüzünlenmişti. Yutkunarak anlatmaya devam etti.

“Annem bana vasiyet etti. Ölürsem sen de benim başörtümü götür Zühre bacıma, dedi. Anam beş yıl önce öldü. Mezar taşına bağladık Zühre Ana’nın leçeğini. Bana da onun emanetini teslim etmek düştü.” dedi.

Ali Haydar, oturduğu yerden kalkıp Kamar’ın boynuna sarıldı.

“Hoş geldin kardaşım, bin sefa getirdin.” dedi. Kamar da ona sarıldı. Bin yılın kardeşliği yayıldı toprak kokan odanın içine.

“Şimdi beni Zühre Ana’ya götür.” dedi Kamar. “Elini öpüp emanetini vereyim.”

Ali Haydar:

“Başım gözüm üstüne. Ama hem gece oldu hem de yol yorgunusun.  Sen şimdi dinlen, bir şeyler ye, sabah ola hayrola.” dedi.

Kamar, bu teklifi reddetmeyecek kadar yorgundu. Başıyla onayladı Ali Haydar’ı.

Gece, bir su gibi akıyordu. Kamar, pencerenin çiçekli perdesini aralayıp gökyüzüne baktı. Gökyüzü ışıl ışıldı. Yıldızlar, uçsuz bucaksız gökyüzüne usta bir nakkaş tarafından işlenmiş gibiydi. Pencereden köyün üst tarafına baktı. Gecenin karanlığında ışıksız bir tepenin üzerine kurulmuş eve takıldı gözleri.

“Maviş Amca’nın evi mi orası?”

Ali Haydar duyduğu isime şaşırdı. Yerinden kalkıp Kamar’ın yanına geldi.

“Sen nereden biliyorsun Maviş’i?” Ses tonu şaşkınlığını ele veriyordu.

“Anamdan.” Kısa bir sessizlik oldu. Sessizliği yine Kamar bozdu.

“Bilir misin ki biz bedeni orada, yüreği bu köyde yaşadık. Annem bu köyün derelerini, tepelerini, sularını yanında götürmüş. Kedileri, köpekleri anlattı. Uzun Dere’nin suyunu, Çukur Tepe’nin karını anlattı. Baharı anlattı madımak yaprağında, kışı anlattı üşüyen ellerin titremesinde. İnsanları anlattı. Acılarını, sevinçlerini, dertlerini dinledim ondan. Herkese dokundum, herkese sarıldım.” Kamar, karanlıkta bir kibrit kutusu gibi gözüken tepedeki eve bakıyordu. Derin bir sessizlik oldu. Gökte yıldızlar, yeryüzündeki bu iki insana göz eder gibi yanıp söndüler.

Ali Haydar, Kamar’in baktığı yere bakarak sessizliği bozdu.

“Annenler giderken onu da götürmek istemişler. Ama o kabul etmemiş. Ama onun bu bağlılığı çocuklarını burada tutamadı; önce birer birer, sonra toptan gitmişler. Bir tek Maviş Amca kalmış köyde. Bu durum hem köylüyü hem de kendisini çok tedirgin etmiş. At izinin it izine karıştığı günlermiş. Köylüler gelip gidenlerden saklamış onu. Zamanla ortalık durulunca o tepedeki evde yaşamaya devam etmiş. Her düğünün baş konuğu, her davetin gediklisiymiş. Komşuları onu kendilerinden saymışlar. Zamanla İstanbul’a giden çocukları ve akrabaları gelip gitmez olunca bağları da kopmuş. Taş erir, toprak erir de insan durur mu Kamar kardeş? Zamanla yorulup düşmüş Maviş Amca. Bir gün yatağa düşmüş. Hâlinden bir daha kalkmayacağı anlaşılıyormuş. ‘Haber salın bizimkilere. Cenazemi ortada koymasınlar’ demiş. Çok yatmamış, ikinci günün gecesi onun için son kez doğmuş ay ve son kez seyretmiş bulutsuz gökyüzündeki yıldızları. Sabah tanyeri ağarmadan aydan önce göçüp gitmiş dünyadan.

Köylü, cenazeyi evinin avlusuna yatırıp beklemeye başlamış. Ama ne garip ki kimi beklediklerini bile bilmiyorlarmış. İstanbul’a gönderilen elçinin Maviş Amca’nın akrabalarına haberi ulaştırıp ulaştırmadığından bile habersizmiş köylü. Evinin ortasında iki gün bekletilmiş Maviş Amca. Sonunda Maviş Amca’yı gömmeye karar vermişler. Evinin önünde suyunu kaynatmışlar. Yıkamış, sarıp sarmalayıp koymuşlar musalla taşına. Dede Erenler er kişi niyetine kıldırmış cenaze namazını. Musallada yatan Ermeni için rahmet dilemiş kendi peygamberinden. Maviş Amca’nın korkusunu boşa çıkarmışlar ve ölülerine emanet edip dönmüşler evlerine.”

Birer sigara yaktılar. Ali Haydar pencereyi açtı. İçeri toprak kokusu doldu. Dışarıdaki cırcır böceklerinin sesi odanın içini çınlattı.

“Ya Malakan Vasli’nin aşkı?” diye sordu Kamar.

Ali Haydar, kabuk bağlamış eski bir yarası tırnaklanmış gibi baktı Kamar’a. Yüzünde suçluluk duygusunu da anlatan bir ifade belirdi.

“Vasili… Deli Vasili… Dev gibi iri yarı bir adammış. Ayağında ayakkabı, sırtında ceket bulunmazmış. Vücudunun iki yanından sallanan kolları balyoza benzermiş. Divaneymiş, herkes de bilirmiş hâlini. Kimisi eline birkaç kuruş verir, odun kırdırır; kimisi karın tokluğuna yük taşıtırmış. Sadece Demirci Remo’dan para almazmış. Her gün öğle üzeri demirci dükkanına gider, saatlerce körük basarmış. Demirci Remo, iyi körük yaparsan kızımı sana veririm, diyormuş. Vasili de bu söze inanıp sevdalanmış demircinin kızına. Öğlenleri babasına yemek getiren kıza gizli gizli bakarmış. Yıllarca körük basmış Vasili. Körüğe yüklendikçe daha alevlenmiş yüreğinin ateşi. Bir gün demirci dükkanına giderken sevdalısının bir başkasıyla nişanlandığını duymuş. Günlerce gören olmamış Vasili’yi. Aradan kaç gün geçmiş bilen yok, Şeytan Kaya’sının dibinde bulmuşlar cansız bedenini. Bir kağnı arabasının üzerinde getirmişler köye. Garip Vasili’ye, divane Vasili’ye yaşarken giyemediği bir takım elbise giydirip onu mezarlığın arka tarafında bir bölüme gömmüşler. En yakınları bile ağlamamış. Büyük bir sır gibi kimse konuşmamış. Ne zaman Vasili’nin adı geçse, herkes suçlu gibi yere bakarmış. Çünkü Kamar kardeş, bir köy el birliğiyle öldürmüş Vasili’yi. Susarak, görmeyerek ve duymayarak öldürmüş.”

Ali Haydar elini Kamar’in omzuna koyup:

“Yol yorgunusun uyu, dinlen. Yarın anneme gideceğiz daha.” deyip odadan çıktı.

***

Sabah güneşi, çiçekli perdeden eve sızmaya başlamıştı ki uyandı Kamar. İçi içine sığmıyordu. Hem annesinin vasiyetini yerine getirecek olmanın hem de lokmasını annesi ile bölüşen ve annesinin bacım dediği kadının elini öpecek olmanın, onu görecek olmanın tarifsiz heyecanı sarmıştı yüreğini.

İçeriden telaşlı sesler geliyordu. Belli ki ev halkı uyanmıştı. Kapıyı tıkladı Ali Haydar.

“Kardaş uyandın mı?” diye sordu.

“Evet!” dedi Kamar. Kapı gıcırdayarak açıldı.

“Kalk, kahvaltı yapalım.” dedi Ali Haydar.

“Zühre Ana’da yapsak olmaz mı?” dedi Kamar. Ali Haydar güldü.

“Olmaz. Biz evimize gelen misafiri aç göndermeyiz. Sonra el âlemin diline düşerim alimallah.” dedi gülerek. Kalkıp içeri odanın ortasında serili sofraya oturdular.

“Madem anama geldin, kalk seni ona götüreyim.” dedi Ali Haydar. “Tamam.” dedi Kamar gülerek. Kalktılar beraber evden çıktılar. Köyün içinde yürümeye başladılar.

Kapı önlerinde duranlara selam verdiler, selam aldılar. Köyün çıkışına doğru yürüdüler. Kamar, her gördüğü yaşlı kadına Zühre Ana kesin budur diye baktı.  Ama Ali Haydar sürekli yürüyordu. Bir zaman sonra etrafı duvarlarla çevrilmiş bir alana geldiler. Ali Haydar ellerini açıp dua okudu. Kamar şaşkınlıkla ona baktı. Mezarlığın kapısından içeri girdiler. Mezarlar arasında yürümeye başladılar. Ali Haydar bir mezarın başında durdu. Eğilip mezar taşına niyaz oldu. Kamar gittikçe büyüyen bir merakla onu izledi. Sonra Kamar’a döndü:

“Buyur kardaşlık ver emanetini.” dedi Ali Haydar.

Kamar anladı. Eğildi, Ali Haydar gibi mezar taşını öptü.

“Galiba geç kaldım.” diye mırıldandı Kamar.

“Yok.” dedi Ali Haydar. “Geç kalmadın kardaşlık. Anam da ölene kadar unutmamıştı bacısını. Hep bir kavuşma ümidiyle yaşadı. Onlar şimdi bir yerlerde bizi görüyorlar. Ve senin geldiğini biliyorlar.” diye ekledi.  Kamar çantasını açıp bir leçek çıkardı. Etrafı oyalarla süslü leçeği az önce niyaz olduğu mezar taşına sardı. Sonra bir rüzgâr esti; önce mezarın üzerindeki çiçekler, sonra leçeğin uçları dalgalandı.

Cevdet POLAT

ficekci2017@gmail.com

Latest posts by Cevdet POLAT (see all)

1 Yorum var: "Dönen: Leçek | Cevdet POLAT"

    Anadolu’nun saklı yarasıdır muhacirlik. Gideni, kalanı ve döneni olan bir hüzün döngüsü. Farklı etnik ve farklı inançların birlikteliğinin sırtından vurulmasının kurşun yarasıdır. Her halkın bir yerde temas ettiği bu yaranın sancılarını yazmaya çalıştım. LEÇEK bu üçlünün sonuncusuydu. Köklerinden kopup gitmenin, kalıp başka bir kimliğe evrilmenin derin acılarından daha hafif bir acıdır dönenlerin hikayesi. Ama mutlak anlatılması gereken bir acı…
    Dilerim sözümüz bir yüreğe çarpar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*


Shares