Farklı Olay | Aziz HATAMOGHLY

Farklı Olay - Öykü GörseliFarklı Olay

Kırılmaktan ve sevinmekten serbestleşen kalpler için yapılacak hiçbir şey yoktur; bütün olayların ürküntüsüne ve şaşkınlığına aynı derecede ilgisizdir bu kalpler. Hüseyin’in uzun zamandan beri yaşadığı tam olarak buydu. Etrafında onu heyecanlandıran ya da üzen hiçbir şey görmüyordu, güneş öğreticiliğini yitirmişti ve geceleri oluşan hastalıklı düşünceler bile çok az dokunuyordu ona artık. Oturup nasıl farklı bir şey yaşayabileceğini düşündü, onu üzecek ya da sevindirecek her şeyi yapmaya hazırdı. Birkaç gün önce arkadaşlarıyla bir kafeye gittiklerinde, kendisinden yaşça çok büyük olan arkadaşı, karşısında sıkıntılara pervasızlaşan kahkahalar atarken şunu demişti kendi kendine: “Sadece bir kere şunun gibi gülebilmek için nelerimi vermezdim.” O akşamın gecesi evine döndüğünde aptalca denemeler yapmıştı kendi kendine ama oluşmamıştı öyle arzulu kahkahalar, hiç mi hiç. Bir olay gerekiyordu bu durumdan sıyrılması için. Kaç gün düşündü ama yaratıcı bir fikir gelmedi aklına nedense, düşündüğü her olayla arasında oluşabilecek dayanışma hemen yok olup gidiyordu. İyi ya da kötü bir olay lazımdı. Bir gün yine dalgın dalgın düşünürken aklına bir fikir geldi: Bilinçli kazıklanma. Sonucunu bilmese de bundan iyi fikir yoktu şimdilik. Zaten sonucunu bilse bundan da vazgeçerdi.

Yağmurlu bir akşam bu fırsatı yakalayacaktı: Arkadaşıyla buluşmak için Taksim’e gidecek, otobüslerin son seferlerini bitirdiğinden emin olacak ve bir taksiciye kazıklanacaktı. Bu fikre sıcak bakmasının nedeni de belliydi, birkaç hafta önce beklemediği hâlde kazıklanmıştı: Taksim’den evine -her seferinde- yirmi liraya giden Hüseyin, uzun uzun tartışmasına rağmen -çekik gözleri yabancıları andırdığı için- altmış lira ödemek zorunda kalmıştı. Bu kazıklanma üzmüştü Hüseyin’i fakat o da geçmişti şimdi. Şu an olsa ne kadar iyi gelirdi ona. Mutluluk ya da üzüntü hepsi eskiyor çünkü duyguların hiçbiri tam var olmayı başaramazlar, dolayısıyla bütün duygular eskimeye mahkumdur. O günkü üzüntü de eskimişti şimdi ve Hüseyin’i, yine eksik bir duygu arayışına sürüklemişti. Amansız bir kısır döngü ama hiç yoktan iyidir. Bu sefer çekik gözleri de bulunmaz bir nimetti onun için ve kazıklanmasına en çok yardımcı olacak şeylerdendi. O akşamın öğlen saatlerinde arkadaşını aradı ve buluşmayı kararlaştırdılar. Ardından da mağazaları dolaşıp iyi bir kıyafet seçti kendine, hiç risk almak istemiyordu, bu kazıklanma için gereken her şeyin en iyi şekilde yapılması gerekiyordu. Kıyafeti evine getirip uzun uzun süzdü, kıyafete bakarken gözleri müzik doluydu adeta. Daha hiç önerilmemiş bir varoluşun müziğiydi bu. Kazıklanmadan sonra mümkün olsa bu kıyafeti müzede sergilemeyi bile düşündü.

Saat daha erkendi ve ilk defa bir bekleyiş heyecanlandırıyordu onu, normalde onun için beklemekten doğan hiçbir duygu yoktu, ilgisizdi hepsine. Bir seferinde bir arkadaşı, onu bir saat metrobüs durağında bekletmişti. Arkadaşı, beklettiği için kusuruna bakmamasını istemişti, Hüseyin “ne kusuru” diye olayı kapatmıştı ama arkadaşının neden bunu söylediğini anlamlandıramamıştı. Çünkü dalgınlığındaki kalabalıktan kopup zamanı düşünemeyeceği, dolayısıyla herhangi bir bekleyişte zamanın ona zorbalık göstermekten aciz olduğu bir durum vardı ortada.

Vakit geçsin diye bazı şeyler yapmaya çalışsa da başarısız oldu, başucu kitaplarına bile odaklanamadı. Sevinçten evin içinde dört dönüyordu ve akşam yaşayacağı bu olaydan sonra yeniden doğmuş gibi olacağını ve bazı duyguların anlam kazanacağını düşünüyordu. Yatağına uzanıp akşam yaşayacağı bu farklı olayı düşünürken uyuyakaldı ama uyuması pek uzun sürmedi. Uyanırken akşamı düşünmekten gelen heyecan hâlâ vardı ve belki de ilk kez mutsuzluktan önce uyanmıştı. Saatine baktı, yavaş yavaş hazırlanmaya başladı. Bütün işlerini her zamankinden daha titiz ve özenli yapıyordu: duşunu aldı, saçını, sakalını tarayıp düzen verdi. Kıyafeti poşetinden çıkarıp yavaşça giyinmeye başladı, bu sahnenin Antaios’u olmak gibi bir his vardı içinde. Tekrar, tekrar, tekrar. Aynada uzun süre kendine baktı ve olayın ona yakışmasından gelen güzelliğini düşünüp gülümsedi.

Sokağa çıktı. Kalabalığın içinde yavaştan yürümeye başladı, yaşayacağı bu olaydan dolayı içi büyük huzur doluydu, neredeyse etrafında olup bitenlere üzülüp sevinecek kadar. Hava kararmıştı, arkadaşı da gelmiş olmalıydı buluşacakları yere. Kendini fazla yormamak için otobüse bindi, gittiğinde arkadaşı gelmişti. “Çok şık görünüyorsun bugün.” dedi arkadaşı. Arkadaşının şu anda hiç görmediği bir gülümsemeyle: “Farklı olay var bugün.” dedi. Bu söz nasıl ağzından çıktı anlamamıştı Hüseyin, arkadaşı şimdi sorup duracaktı “Ne olayı?” diye. Neyse ki arkadaşı hiçbir şey anlamadı ve Hüseyin de anlatmaktan kaçınmak için karnının acıktığını söyledi, anlatırsa her an planı bozulabilirdi ve bu hiç istemediği şeydi. Bir restorana geçip yemek sipariş verdiler. Yemeği beklerken arkadaşı birden: “Niye sırıtıp duruyorsun? Neyin olayı bu?” diye sordu. Hüseyin anlatmaktan vazgeçti. “Boş ver, sonra anlatırım.” dedi gülümseyerek. Anlatırsa arkadaşının ona deli diyeceğini ve bu olayı yaşamaması için peşinden ayrılmayacağını biliyordu.

Yemekler geldi, Hüseyin günlerdir aç kalmışçasına büyük iştahla yiyordu. Öyle iştahlı yiyordu ki görenler ilk sefer yemek yediğini düşünürdü. Hüseyin haklıydı, uzun zamandan beri yediği yemeğin zevkine varmıyordu, hiçbir tat bugünkü kadar iştahına yaramamıştı. Yemekleri büyük iştahla bitirdi ama arkadaşı, kafasındaki sorulardan dolayı pek yemeğe odaklanamadı. Garson yemek tabaklarını toplarken “Çay ister misiniz?” diye sordu. Hüseyin “Büyük zevkle.” dedi. Arkadaşı oldukça şaşkındı, başka zamanlarda açlığın felsefesini yapan Hüseyin’e bu canlılığı veren neydi? Karşı konmaz bu iştahı hangi olay verebilirdi ona? Nedense arkadaşı daha fazla soru sormaktan vazgeçti. Hüseyin saatine baktı, otobüs saatlerinin bitmesine epey vardı. Arkadaşına dönüp “Hadi dedikodu yapalım.” dedi oldukça yüksek sesle. Arkadaşı Hüseyin’i bu durumda görünce aklı uçup gitmişti, “Delirdin mi sen?” dedi, Hüseyin’in elini tutup etrafa bakarak. Hüseyin heyecanını daha fazla belli etmekten korktu yine. “Çay bittiyse dışarı çıkıp bir hava alalım.” dedi tekrar arkadaşına. Bunu derken yüzünde hâlâ arkadaşının kafasını kurcalayan sırıtma vardı. Dışarı çıktılar. Hüseyin artık her şeyle ilgileniyordu; restoranın hemen karşısında klarnetle “Mulla Mamed Can” ezgisini çalan adamı dinledi, bitiğinde alkışlayıp para bıraktı, yoldan geçen kıvırcık kısa saçlı kadına “Çok güzelsiniz bugün.” dedi, hatta bir dilencinin durumuna acımıştı bile. Arkadaşının tanıdığı Hüseyin değildi bu, normalde kafasındaki kuruntulardan sıyrılamayan, hep dalgın olan ve soruları cevaplamaktan bile kaçınan Hüseyin’in şimdi ilgisinden geçilmiyordu. İstiklal Caddesi’ni boydan boya iki sefer dolaştılar, arkadaşı arada Hüseyin’e bakıp sevincini anlamlandırmaya çalışırken bir yandan da onu hayata bağlayan bu olaya şükran dolu gözlerle bakar gibiydi.

Sağanak yağmur başlamıştı. Hüseyin, yağmurun da işe yarayacağını düşündü, onun taksiye mecburen bindiğini vurgulayacaktı bu. Galata Kulesi’ne doğru yürürken dar bir sokağa saptıklarında Hüseyin yine saatine baktı, otobüs saatleri bitmişti. Şimdi yapması gerek tek şey arkadaşından bir şekilde ayrılmaktı. Bunu düşünmek biraz canını sıktı ama otobüslerin gece boyu olmayacağını düşünerek rahatladı. Yine de bu olayı bir an önce yaşaması gerekiyordu, sonuçta bugünkü ilgisi ve sevinci bundan dolayı değil miydi? Arkadaşına eve gitmek istediğini söyledi, arkadaşı da onu mutlu edecek bir olay yaşayacağını bildiği için ikilemeden “tamam” dedi. Arkadaşından ayrılarak taksi durağına doğru yürümeye başladı, bir dindarın ağlamaktan kızaran gözlerindeki kararlılıktan daha etkindi, bir olumluluk sarmıştı vücudunu. Hızlı adımlarla sadece taksi durağına odaklanmış yürüyordu. Yağmurun kirpiklerinden süzülüp damladığını görüyordu. Bir an “Ya olmazsa?” dedi kendi kendine. Hüseyin bunu düşünmek bile istemiyordu, iş artık o dereceye gelmişti ki her şeyini kaybetme pahasına bu olayı yaşayacaktı.

Az ileride taksiler görünmeye başladı, düşlenmesi imkânsız bir düşü düşlüyormuşçasına dolgun sevinçliydi, neredeyse bağıracaktı. Taksi durağına iyice yaklaştı. Durağın hemen yanında bir kahve vardı, üç beş kişi çay içiyordu, adamları incelemeye koyuldu. Hüseyin, öncelikle bütün taksicileri gözden geçirdi, yanlış bir seçim her şeyi tehlikeye sokabilirdi. Orta yaşlarında, göbekli, üstü başı dağınık bir adam, tek başına bir masada oturup çayını yudumluyordu. Adam, Hüseyin’in içine sinmişti, “Bu, O Adam.” dedi kararlılıkla, gözlerinde bir gülümseme belirdi. Adam bir sigara ağzına koydu, çakmağını aradı bulmadı, taksiye yöneldi ve çakmağını alıp geri masasına oturdu. Adamın taksisi üçüncü sıradaydı. Hüseyin de öndeki iki taksi müşteri bulana kadar çay içip beklemeye karar verdi. Hüseyin yüzündeki sırıtmayı yok edip adamın sol çaprazındaki masaya oturdu. Ciddi durması gerekiyor, hatta telaşlı olduğunu taksiciye göstermesi gerekiyordu hareketleriyle. Telefonunu çıkarıp buruşuk yüz ifadesiyle baktı ve masanın üzerine bıraktı, çayına iki şeker atıp karıştırdı. Sigarasını yakıp çayını yudumlarken telefonuna telaşlı bir yüz ifadesiyle tekrar bakıp derin derin nefes aldı. Bazen de göz ucuyla taksiciye bakıyordu, adamı izledikçe içinde oluşan güven ve sıcaklık artıyordu.

Bineceği taksi artık ikinci sıradaydı, adam da taksisini sıra gereği biraz ileri alıp içinde bekliyordu ve bir yandan da Hüseyin’e bakıyordu. Derken zaman gelip çatmıştı, bineceği taksi ilk sıradaydı. Hüseyin yerinden kalkarken telaşlı bir şekilde telefona bakıp çayın fiyatından üç dört kat fazla para bıraktı masaya. Bunu mahsus yaptı ve yaptığı, adamın da gözünden kaçmadı. Taksiye hızlı adımlarla yaklaşırken Hüseyin kapıyı açar açmaz adam arabayı çalıştırdı. Taksi yola düştü, Hüseyin taksi metrenin çalıştırılmadığını fark etti. Çılgın bir sevinç tüm hızıyla içine yayıldı, üstelik taksici “wer?” diye sorunca, yabancı olarak algılandığından emin oldu, Öyle ki yeniden olaylarla arasında sağlam bir dayanışma başlamış gibi hissetti. Çekik gözler işe yaramıştı. Adama bir kâğıt uzattı, üzerinde gideceği adres yazıyordu. Adam “okey” deyip kâğıdı geri verdi.

Her şeyin yolunda gittiğinden artık emin oldu ve anlatabileceği, tutunabileceği bir olayı olacağı için azıcık da olsa gururlandı ve koltuğa yaslanıp nefes aldı, içi hoştu. Normalde bu iki duyguya da yabancıydı, anlaşılan bu olay epey yarayacaktı ona. Camdan dışarı bakıp sağanak yağmuru izleyerek bu olaydan sonra başına gelecek kaygılar içinde şenleniyordu. Adam bir şarkıyı mırıldanıyordu. Hüseyin’in sevinci daha da arttı: “Bu şarkı beni kandırmanın şerefine söyleniyor.” diye düşündü. Artık müzik bile bu olaydan mahrum edecek güçte değildi.

Taksi durdu. “Vakit geldi.” dedi kendi kendine. Cebinde tek kâğıt iki yüz lirası vardı, bütün parası buydu, maaşını almaya da epey bir zaman vardı. Telaşlı bir hâlde parayı cebinden çıkarıp taksiciye uzattı ve hızlıca taksinin kapısını açıp dışarıya çıktı. Kandırıldığını anlamak için on adım ilerlemesi yeterliydi. Artık bu olayı kutlamak için içinde hazırlıkları başlatmıştı bile. Arkasına bakmadan hızlı adımlarla uzaklaşıyordu ki omzuna bir el dokundu, baktı, taksiciydi. Paranın üstünü uzatarak “Taksimetre bozuk olsa da vicdanımız bozuk değil, kul hakkı yemeyiz.” dedi ve çekip gitti. Hüseyin, para üstü elinde göğe bakıp gözlerini kapattı: “Tanrım, seni asla affetmeyeceğim!”

Çizim: Najimir

Aziz HATAMOGHLY

 

4 yorum “Farklı Olay | Aziz HATAMOGHLY

  1. Tanıdık birine benziyordu Hüseyin. Kendi çıkmazında sürüklenip duran bir ruh… Bu kadar mı güzel olur bir hikayenin akışı. Kaleminden öperim. 🌸

  2. Çok güzel bir hikaye …
    Gerçekten çok farklı,
    Adı gibi “farklı olay”.
    Tekrarlarını bekliyorum Aziz.
    Emeğine sağlık.

  3. Bu Leyli’de gördüğüm ilk yazın. Öyle değilse de okuduğum ilk yazın. Şunu söylemeliyim ki: kalemini şimdiye kadar okumamış olmak ne büyük bir kayıp benim için. Hikayenin; insanı içine çeken akışı, alegorik kavram betimlemeleri, teması. Hepsi bir bütün içinde birikimli bir kalemin eseri olduğunu gösteriyor. Bu birikimi ve gücü kutlarım. Kalemine sağlık. İyi ki yazdın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Shares