Kalan: Doru Atın Terkisi | Cevdet POLAT

Kalan: Doru Atın Terkisi

Kalan: Doru Atın Terkisi | Cevdet POLAT

Kalan: Doru Atın Terkisi

Kalan: Doru Atın Terkisi

Köyün içinden tozu dumana katarak koşuyordu çocuk. Ellerini iki yana açmış, önündeki rüzgârı da kovalıyor gibi koşuyordu. Kan ter içinde gelip kapının önünde durdu. Üstünde kışın annesinin ördüğü enine yeşil ve kırmızı çizgili kazak var. Kolları dirsekten yıpranmış ipleri yer yer dışarı fırlamıştı. Kısa saçlarının altından terden ıslanmış alnındaki damarların atışı görülüyordu. Pantolonun kısa paçasının altında çorapsız ayakları kara lastiğin boyasından simsiyahtı. Bir iki soluk alıp verdi. Ellerini dizine yaslayıp eğilip kalktı. Sonra avazla bağırdı:

“Ağca Bacı… Ağca Bacı…” Gözünü kapıya dikip bekledi. Kilitsiz tahta kapı açılmadı. Çocuk elini alnına enlemesine koyup sağa sola baktı. Yeniden bağırmaya başladı:

“Ağca Bacı… Ağca Bacı…” Yeniden beklemeye başladı. Tahta kapının üzerinde sallanan kanca sallandı. Kapı yere sürtünerek açıldı. Ağca Bacı, kapının önünde durup gözlerini kısarak baktı seslenen çocuğa:

“Noydu balam? Ne zağar it kimi ulisan? Kıyamet mi kopupdu? Nedi derdin?” Çocuk aldırmadı bu çalıma.

“Ağca Bacı, lelem deyipdi ki get Ağca Bacı’ya de ki…” Sözünü bitirtmedi yaşlı kadın:

“Lelenin kellesine tüfürüm. Ay bala sen menim tayımsan mı ki mene Ağca Bacı deyip durursan?”

Bir an donup kaldı çocuk. Ne diyeceğini bilemedi. Oysa köyünde büyük küçük herkes ona Ağca Bacı derdi. Başka bir adını duymamıştı. Hala teyze diyen de yoktu. Bu yaşlı kadın köyde herkesin Ağca Bacısıydı. Sonra toparladı kendini başını kaldırıp:

“Be ne diyim? Senin başka adın yoğ ki. Herkes öyle demiyor mu mene niye kızersen?”

Çocuk haklıydı. Köyde herkes ona Ağca Bacı derdi. Başına geçirdiği tepeliğin ve onun üzerine sardığı puşinin altından fışkıran ve şakaklarını süsleyen bembeyaz saçlarından almıştı bu adı. Gâvur değirmencinin kızıydı. Ermeni tehcirinde herkes gitmiş, bir babası ve annesi kalmış köyde. Aşağı dereninin yatağındaki değirmeni işletmiş babası. Başka da değirmen çalıştıran olmadığından kimse ses etmemiş hatta köylü; Ermeni arayan, eli silahlı adamlardan saklamış bu aileyi. Köyün eskileri “köksüzlükten öldü” deseler de ince hastalığa kapılmış annesi, erken ölmüş. Zavallı değirmenci ve kızı yalnız kalınca yaşlı babasından çok, köylü büyütmüş Ağca Bacı’yı. Kız evlenme cağına gelince köyün bir başka garibi ile evlendirip yuvasını kurmuşlar. Ağca Bacı hakkında kimse kötü söz edemez. Ağca Bacı ne kadar kızarsa kızsın ona cevap vermez, karşı durmazlar. “Amanat” derdi yaşlılar ona. Amanat, kutsal bir miras gibi devam edip geldi bugüne kadar. Köyde biri kız istese erkek tarafı Ağca Bacı’dır, kavga mı ettiler, nerede ise bulunup getirilir, haklıyı haksızı bulup sulh ederdi. Kimse ona itiraz etmezdi adaleti sağlamdı, kabul görendi.

“Be indi ne diyim Ağca Bacı? Senin başka adın mı var?” dedi.

“Dırdır etme de de hele. Ne deyir Ataman kişi?”

“Atam deyir ki, Menim maviş bacım doğum yaptı, bebeğimiz oldu. Dedem deyir ki, Ağca Bacı gelsin laneti defetsin. Alkarsını hanemize soğmasın. Tez etsin. Amandı ha.”

Ağca Bacı göğe baktı. Akşam olmak üzereydi. Güneş kel tepeden aştı aşacak gibiydi. Çocuğa döndü:

“Ey o vakıt. Dedene de yarın ikindi vaktı gelerem. İndi olmaz. Yarın dor atı çayıra salmasın. Ağırda ortalık yerde hacat koymasın. Özü de bir yere gitmesin. Ben yarın ikindiye kalmaz gelir evvelallah defederem o laneti.”

Koşarak giden çocuğun arkasından baktı. Eğildi eşiğe oturdu. Yıllardır bu köyde kim doğum yapsa, hangi ocağa endişe düşse hep ona gelirlerdi. Kırmız yanaklı kadınların nur topu gibi bebeklerini o çekip almamış mıydı o lanet yaratığın elinden. Elbet giderdi Ataman kişinin evine, elbet yakalar bir güzel bağlardı Alkarası’nı.

Ayağının ucuyla eşiğin önündeki taşları sağa sola yuvarladı. Taştan Emmi’nin gelini geldi aklına. Daha on dokuzunda uzun boylu, ince belli ve dolgun kalçalıydı. Yürüdüğünde kimse gözünü ondan alamazdı. Kaçırır mı Alkarası böyle kadını? Elbet kaçırmaz. Doladı uzun, örgülü saçlarını dirgenden uzun, şişten sivri eline; esir aldı kızı. Hem de ilk çocuğunda esir almıştı. Günden güne eridi, yataklardan çıkamadı. O elma gibi büyük memeleri süt vermez, can vermez oldu. Geceler boyu uyumadı. Nasıl uyusun? Dolamış kızın saçlarını eline, çek babam çek. Hadi diyelim acıya dayandın, uyudun, bu sefer de o koca kıçıyla otururmuş göğsünün üstüne. Koca desen safın teki, kaynana zır zır cahil… Cahil olmasa bilirdi Alkarası’nın onun şekline gireceğini. O bilmez ama gelin görmüştü birkaç sefer. Kaynanasının suretinde gelip oturmuştu tam iman tahtasının üstüne. Can bu, kim kolay vazgeçer ki. Gelini de geçmemiş, veryansın etmişti Alkarası’na. Önce kızmış sonra küsmüştü. Bilse hiç Alkarası ne lanet bir şeydir kızar mı geline? Kaynatası Taştan inatçı mı inatçıydı.  İnatçı olsa neyse, imansızdı da. O gelin nasıl da yanmıştı ateşler içinde. Al yanakları nar gibi kızarmış, nefes alamamış, konuşamamış, delirmişti. Bütün köylü demişti oysa. Hem de ne deme:

“Etme eyleme Taştan, çağır Ağca Bacıyı yakalasın, ataşlara atsın şu lanet Alkarası’nı.”

Nuh dedi nebi demedi zındık. O zavallı gelin bir sabah attı kendini suya. Su apardı götürdü. Ölüsünü aşağı köyün yazısında buldular. Sonra yanmıştı yanmasına ama iş işten geçmişti. Ama bu gelini vermeyecekti ona.

Güneş köyün tam tepesine gelmişti. İnsanların gölgeleri ayaklarının altına düşmüştü. Yazıda biçim vardı. Kesilmiş ot kokusu her yanı sarmıştı. Ağca Bacı sandıktan yeşil, uzun elbisesini çıkardı. Evin orta yerine tahta leğeni koyup yıkandı. Abdest alıp dua etti. Yeşil elbisesini çıkardığı sandığı yeniden açtı. Elini sandığa sokup dibinden bezlere sardığı babasından kalma ağır ve kutsal emaneti çıkarıp öptü. Bir süre elinde tutup açmadan aldığı yere soktu. Kalkıp ahıra doğru gitti. Ahırın bacasındaki uzun direklerin arasından iki uzun değnek çıkardı. Sağını solunu eliyle temizleyip yola düştü.

Ataman Emmi’nin evi köyün üst tarafındaydı. Köyün içinden yürüyüp geçerken onu görenler sessizce dua etti. Evin kapısında durdu. İki uzun sırığı kapının kenarına dikip seslendi:

“Ataman! Ay kişi hardasan?” Biraz bekledi. Bir kez daha bağırdı:

“Ataman hardasan? Hadi gün akşam oldu. Kaçırmayalım. Karışmasın karanlığın şerrine lanet olası.” Ataman tıraşı uzamış, saçı sakalı ile dışarı çıktı.

“Geldim Ağca Bacı, geldim, ne bağırısan?”

“At ahırda mı?”

“Heye.”

“Eyi elese, hadi Hızır yardımcımız olsun.” deyip ahırdan içeri girdi. Ataman, çamur dolu bir torbayı sürükleyerek içeri girdi. Kapıyı kapattılar. İkisi iki yandan ahırın ışık gören yerlerini aradılar. Dışarıdan içeri giren bütün ışıkların yolunun kesilmesi gerekti. Ataman, elindeki çamurla ışık giren her yeri kapattı. İçerisi zifiri karanlık oldu. Ağca Bacı iki uzun sırığı Ataman’a verdi. Kendisi iki çinko tas aldı. Ahırın ortasında bağlı doru atın üstüne bir çuval serdi. Sonra Alkarası doru ata binip kaçacağı zaman yapışsın diye atın bedenine karasakızlar yapıştırdı. Elindeki çengelli iğne ile çinko taslara vurmaya başladı. Ataman, iki uzun sırığı birbirine vurmaya başladı. Ahırın içinde çoğalarak büyüyen bir gürültü oldu. Ağca Bacı bir yandan dua okuyor, bir yandan çengelli iğnenin arkası ile çinko tabağa vuruyordu. Ataman sırıkları yere vuruyor, ses ediyordu. Ağca Bacı, doru atın yelesine anlına ve sırtına dokundu. At huysuzlanmaya başladı.

“Hadi Ataman az kaldı… Durma.” dedi Ağca Bacı.

Ataman daha hızlı vuruyor, ağzıyla da garip korkutucu sesler çıkarıyordu. Ağca Bacı atın başına ve sırtına dokundu, at kan ter içinde kalmıştı. Elindeki çinko tabakları birbirine daha sesli vurmaya başladı. Doru at sanki üzerinde biri varmış ve onu aşağı atacakmış gibi şahlandı. Ağca Bacı elindeki çinko tabakları atıp şahlanan ata yanaştı. İçerisi zifiri karanlıktı. Harp yeri gibiydi. Doru at durmadan şaha kalkıyordu. Ağca Bacı “Ataman, diyesen ata bindi… Ataman at terriyipdi… Ataman… Ya Hızır!” deyip elindeki çengelli iğneyi doru atın sırtında terden ıslanmış torbaya saplayıp büyük bir hızla uçlarını birleştirdi.

“Lanet olsun sana… Lanet olsun sana gelinimizin ciğerini bırak, onun nefesini bırakmazsın seni yakarım!” dedi.

Hızla dışarı çıkıp elindeki torbayı yanan ocağa attı. Ataman’a baktı. Tamam der gibi gülümsedi. Ataman nerdeyse elini öpecekti Ağca Bacı’nın. Ocağın başında yanan torbaya baktılar. Islak torba ateşin koruna dayanamadı, kıvrıla kıvrıla yandı.

Ağca Bacı olduğu yere oturdu. Yüzünde muzaffer bir komutan edası vardı. Yorulmuştu. Terlemiş basından puşisini çıkarıp dizlerine serdi. Atmana döndü:

“Var git avratına de. De ki bir cendek gibi yaktık. Artık senin evine, gelinine, Allah bağışlasın torununa ilişemez. Yastığının altına Kuran-ı Kerim, kapının arkasına sarımsak asın, bir tane gelinin paltarına bir tane de bebeğin paltarına çengelli iğne takın. Tezegül bacım koca bir sahan helva yapsın, gelin yesin. Allah evinden nazarını eksik etmesin.

Ataman dermansız dertten kurtulmuş gibi sevindi:

“He Ağca Bacı derim. Helbet yapsın. Yesin gelin. Yesin de yine ayaklanıp evin içinde dolansın. Dolansın ki soyumuz sopumuz yürüsün.”

Ağca Bacı geçmişin izlerine basarak yürümek ister gibiydi. Yutkundu. Başını kaldırıp tepeyi aşmaya hazırlanan güneşe ve tan yerine baktı. Sonra sadece kendisinin duyacağı bir sesle boşluğa fısıldadı:

“Elbet yürüsün. Soysuz insan yetimdi, amanattı…”

Cevdet POLAT

ficekci2017@gmail.com

Latest posts by Cevdet POLAT (see all)

5 Yorum var: "Kalan: Doru Atın Terkisi | Cevdet POLAT"

    Büyük bir keyifle okudum.Ayrıntılar ,betimlemeler çık güzel.Kalemine sağlık.

    Öyküler bir tas su gibidir, o anda iyi hissedersin kendini. Eline sağlık dostum, teşekkürler.

    Tebrikler ? başarılı içe işleyen bir öykü daha okuduk kaleminden devamı gelsin hep ?????

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*


Shares