Umuda Sessiz Bir Yolculuk | Seda BAŞTAŞ

Umuda Sessiz Bir Yolculuk - Öykü Görseli

Umuda Sessiz Bir Yolculuk

“Denize kıyısı olan şehirlerde yaşamalı. Mis gibi iyot kokusunu içine çekerek sahil boyunca dolaşmalı, sonra taşların üzerinde oturup manzarayı seyretmeli insan. Güneşin batışıyla bir günün daha bittiğine şahit olmalısın mesela. Suyu köpürterek geçen her vapura el sallamalısın. O uçsuz bucaksız denizler var ya kızım, işte onlar insanı özgürlüğe kavuşturur. Ben denizin dalgalarına kulak veremeden yaşlandım, ölmem de yakındır ama bir gün sen kavuşursan mavi özgürlüğe, mutlaka ona beni anlat.” demişti ninem toprakla buluşmasından bir yıl önce, Erzurum’daki dağ evimizde. Gaz lambasının yarım yamalak aydınlığında çocukluğumuzdan beri hikâyeler anlatırdı bize. O, hikâye anlatırken ben yarı aydınlanan yüzündeki çizgileri saymaya çalışırdım. Küçükken bu kadar belirgin değildi halkalar, zamanla ninemin gözaltları çökmüş, morarmaya başlamıştı. Bir insanın ne kadar değiştiği yarı aydınlıkta daha çok belli olurmuş. Aslında aydınlıkların her şeyi net gösterdiğini düşünsek de en sahici ayrıntılar loş ışıkta gizlenirmiş. Hayatımın felsefesini daha çocuk yaşlarımda, gaz lambamızın loş ışığının gölgesinde ve ninemin yüzünde kazanmıştım.

O gün denizle ilgili söylediği sözler mıh gibi çakıldı hafızama. Ninem kendi iç dünyasından, duygularından ve özlemlerinden hiç bahsetmezdi. O gün ilk defa içini açmıştı torunlarına. Denizden bahsederken özenle seçtiği sözcükler, benzetmeler, ağzının kenarındaki esrarlı gülümseme, gözlerinin ışıl ışıl bakışı, sesindeki titreme unutulmayacak kadar özeldi.  Bir gün denize kavuşacak ve ona ninemi anlatacaktım.

Aradan yıllar geçti, loş ışıkta hayal kurma dönemleri bitti, elektriği olmayan hiçbir köy kalmadı. Öğretmen olmaya karar vermiştim. Lise yıllarımda benden küçük çocukları eve toplayıp onlara ders anlatmayı çok severdim. İyi de anlaşırdık. O zamanlarda belirlemiştim mesleğimi. Üniversite sınavım tam istediğim gibi çok iyi geçti ve hedefime ulaşıp sınıf öğretmeni olarak İstanbul’a atandım.

İstanbul’a gelince hafta sonları kitabımı sırt çantama atıp Moda sahiline gider; önce sahili boydan boya yürür sonra da kayalıkların üzerine oturup kitap okurdum. Saatlerce denizden geçen vapurları, uçuşan martıları izlerdim. Karşı sahildeki evlere bakıp orada yaşayan insanların hayatlarıyla ilgili kurgular yapardım. Defterime notlar alırdım bazen. Tam gün batımında ninemle anılarımı anlatırdım denize. İnsanın duymasının mümkün olmadığı fısıltıma kulak verirdi dalgalar, bilirdim. İnsanlara dair ruh çözümlemeleri yapardım. Her insan başlı başına bir romandı. Yüz hatları, duruşları yaşanmışlıkları ele verirdi istemsizce. Ufka dalan bir kadının gözlerindeki aşk acısını da gördüm, yılların cefasını sırtlanan bir babanın kamburundaki yoksulluk ağrısını da…

Yine bir gün yürüyüşümü tamamlayıp dinlenirken sağ tarafımdaki kayalıkların arasında bir siluet gördüm, önce neye benzediğini anlayamadım. Bir köpek veya kedi olabilirdi. Biraz daha o tarafa yaklaştım. Eğilip baktığımda o siluetin bir çocuğa ait olduğunu anladım. Kafasını hiç kımıldatmadan bir şeyler yapıyordu ama neyle uğraştığını anlayamadım. Çocuğa öyle bir dalmış ve ne yaptığını anlamaya çalışmıştım ki yanı başımdaki adamlardan birinin bana bakıp gülümsediğini fark ettiğimde çok mahcup olmuştum. Adamlar bağırdı sonra:

“Hüseyin, hadi gidiyoruz. Yarın yine geliriz.”

Çağrıya kulak veren çocuk doğruldu, elinde ufacık bir simit kalıntısı vardı. Daha da küçük parçalara bölerek denize fırlattı. Çok sevimli bir yüzü vardı çocuğun. Küçücük boyu, çelimsiz vücudundan beklenmeyen bir çeviklikle adamın yanına gidip elinden tuttu. Hızlı adımlarla gözden kayboldular.

Bu şirin erkek çocuğu gittiğinde değişik bir duygu kapladı içimi. Bir çocuğun yaklaşık yarım saat hiç kımıldamadan bir şeylerle uğraştığına ilk kez şahit olmuştum. Üstelik bu çocuk en hareketli çağında, tahminen 7-8 yaşlarındaydı. Acaba o kayalıkların arasında ne yapıyordu? Öyle merak içindeydim ki kalkıp gittim uğraştığı kayalıkların oraya. Oturup incelemeye başladım. İlk önce hiçbir şey fark edemedim. Sonra biraz daha dikkatli baktığımda muntazam bir düzenle yerleştirilmiş simit kırıntılarını gördüm. Karıncalar güç bela sırtlandıkları simit kırıntılarını sıra sıra yuvalarına taşıyorlardı. Bu sıraya düzen vermek için bir de yolun etrafına minik taşlar koymuştu. Onca zamandır bu kayalıklarda oturup insanları izliyor, denizle dertleşiyor, birkaç sayfa kitap okuyup bazen de yazıyordum ama bırakın karıncalara yem vermeyi, onların varlıklarını bile fark etmemiştim. Bu ince düşünce karşısında utanmıştım. El kadar çocuk böyle bir hassasiyete sahipken biz evlerimizdeki karıncaları ilaçlarla zehirleyecek kadar acımasız olabiliyorduk. Bir süre daha karıncaların hiçbir zorluğa yakalanmadan, sabırla şerit hâlindeki yoldan geçip yuvalarına yemlerini taşımalarını seyrettim. Eve doğru yol alırken bu güzel çocukla tekrar karşılaşmak için can atıyordum.

Pazar sabahı erkenden kalkıp eşofmanlarımı giydim. Kahvaltı hazırlamak bile gelmedi içimden. Bir an önce sahile gitmeli ve Hüseyin’i yeniden görmeliydim. Yanındaki adam -muhtemelen babasıydı- Hüseyin diye seslenmişti ona, yanlış duymuşsam da kendisine sorardım adını. Nasıl olsa yine karşılaşacaktık, hissediyordum. Moda sahili boyunca yürümeye başladım. Her yere dikkatlice bakıyordum, pazar sabahı olduğundan sanırım, çok kalabalıktı. Yorulmuştum. Bir kayalığa oturup çantamdan telefonumu ve kulaklığımı çıkaracaktım ki arka tarafımda çocuk çığlıkları duydum. Sesin geldiği yöne çevirdim başımı. İki tane besili sokak köpeği çocukları korkutmuştu. Çocukların annesi de köpeğin yanındaki adamlara bağırıyor, onları buraya neden getirdiklerini soruyordu. Adamlardan birinin yüzünü göremiyordum, konuşmuyordu. Diğeri ise ağacın arkasına saklanmış başka bir çocuğu gösteriyor:

“Bu takıyor bütün kedileri, köpekleri peşimize. Güya besliyormuş, kendi yemeğini yarım bırakıp bu itler için saklıyor sonra da nereye gitsek kediyle köpekle gitmek zorunda kalıyoruz. Kusura bakmayın hanımefendi şimdi gereğini yaparım ben.”

Köpekler de korkup ağacın arkasında saklanan çocuğun yanına gelmişlerdi. Trajikomik bir durum vardı ortada.

“Çık lan oradan, tamam ceza vermeyecem ama şu köpekleri def etmeden gelme yanımıza.”

Sonra ağacın arkasından çıktı çocuk. Onu görür görmez neredeyse çığlık atacaktım. Hüseyin… Evet, Hüseyin’di bu. Poşetinden ikişer salam çıkarıp köpeklere verdi, onların kafasını okşadı ve koşa koşa yanlarından ayrıldı. Köpekler ise artık Hüseyin’in peşini bırakmıştı. Dün karıncaları besledi, bugün köpekleri… Üstelik ağacın yanında onlarla duruşu çok komikti. Köpeklerin boyu neredeyse onun boyundan uzundu ve bu bıcırık, boyundan büyük işlere kalkışıyordu. “Ne güzelsin sen Hüseyin!” dedim içimden. Soğukkanlı ve çatık kaşlı duran adamın yüzünü görünce tanıdım, bir gün önce Hüseyin’in yanında olan adamlardan biri o idi ama diğeri başka biriydi. Uzun boylu, ciddi bakışlı adamın elinden tuttu Hüseyin. Kayalıklara çıktılar, yan tarafıma oturdular. Adam bilmediğim dilden bir şeyler söylüyordu Hüseyin’e. Hüseyin ise hiç konuşmadan sadece dinliyordu. “Demek ki yabancılar.” diye geçirdim içimden. Biraz dikkatli bakınca Hüseyin’in bu adama çok benzediğini de fark ettim. Büyük ihtimalle babasıydı ve yabancı olduğu için de davranışlarında ve çevreye bakışında bir katılık seziliyordu.

Babasıyla diğer adam sohbete daldılar. Hüseyin poşetinden bu sefer yarım ekmek çıkardı. Kayalıkların oluklarını incelemeye başladı. Büyük ihtimalle karınca yuvası arıyordu ve bulduğu an onların işlerini kolaylaştırmak için hem yol yapacak hem de yem koyacaktı. Birkaç kayalığı es geçti sonra birinde durdu. Dikkatlice baktı her yerine. Bir şeyler keşfetmiş gibiydi. Sevinçli bir hareketle ellerini birbirine sürttü ve işe başladı. Yine dünkü gibi işine odaklanmış, ellerinden başka hiçbir yerini kımıldatmadan karınca yolunu döşemeye çalışıyordu. Yanına gidip ona yardım etmek istiyordum. Hatta biraz da sohbet edebilirdik. Ama babası olduğunu düşündüğüm adamdan çok çekiniyordum çünkü adamın oldukça asabi bir duruşu vardı. Sonra adamın telefonu çaldı, yine bilmediğim dilden bir şeyler konuştu ve hızlı adımlarla uzaklaştı. “İşte fırsat!” diye düşündüm ve Hüseyin’e doğru yürüdüm. Sonunda yanına yaklaşmıştım, heyecanım ses tonuma dahi yansımıştı.

“Merhaba, sana yardım edebilir miyim?”

“Tabii ya, kendimi tanıtmadım. Ben Ayşe. Sanırım karıncalara yem bırakıyorsun. Bak bende de simit var. Güçlerimizi birleştirirsek daha fazla yemekleri olur.”

Konuşmuyordu. Konuşmayı geçtim hiçbir şekilde jest ve mimiklerinde değişim olmuyordu. Sanki beni hiç duymuyormuş hatta yanında yokmuşum gibi davranıyordu.

Kendi kendime konuşuyormuşum gibi hissetmeye başladım. Daha birçok şey sordum ama bir sefer bile kafasını bana doğru çevirmemişti. Neden böyle yapıyordu bu çocuk? Onunla konuşmak, tanışmak hatta ona yardım etmek istiyordum. Yanına biraz daha yaklaşmamla birlikte akrabası olduğunu düşündüğüm adam seslendi:

“Uğraşma hoca hanım, konuşmaz o. Sadece seninle değil, kimseyle konuşmaz.”

İrkildim. Ayrıca şaşırdım. Bana “hoca hanım” diye hitap etmişti. Nereden biliyordu öğretmen olduğumu? Şaşkınlığım öylesine dışa vurmuştu ki adam açıklama yapma gereği hissetti:

“Siz benim kızımın öğretmenisiniz. Ben öyle toplantılara falan gelmem, annesi gelir. Bir fotoğrafınız var Fatma ile, okuma bayramında çekildiğiniz. Sizi oradan tanıdım. Böyle şans eseri karşılaşmışken size bir teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim. Her akşam en az on kez adınızı telaffuz ediyor Fatma. Bizden daha çok seviyor neredeyse sizi. Bir çocuk mutlulukla ders çalışır mı? He bizim kız çalışıyor işte sayenizde.”

Bu adam bugün beni durmadan şaşırtıyordu. Gerçekten ne güzel bir tesadüftü bu!

“Kızınızı çok seviyorum. O kadar öğrenmeye istekli ve sevgi dolu bir çocuk ki… Onlara elimden geldiğince yardım etmeye çalışıyorum sadece. Başarabiliyorsam ne mutlu.”

Onaylarcasına kafasını salladı adam, mahcubiyetimden yanaklarımın kızardığını hissediyordum. Hüseyin’e döndüm sonra, tüm motivasyonuyla yemleri boşluklara yerleştiriyordu:

“Hasta mı? Neden konuşmuyor? Dilimizi mi bilmiyor yoksa?”

Adam sorularımdan rahatsız olmuş gibiydi ama bu işin peşini bırakmayacaktım:

“Beni yanlış anlamayın. Dün gördüm Hüseyin’i, karıncalara yem verdiğini ve onlara yol açtığını fark ettim sonra. Bir çocuk için çok büyük duyarlılıklar bunlar. Sonra bugün köpekleri beslemesi… Biraz konuşabilir miyiz?”

“Çocuğun adını nerden biliyon ki hoca hanım?”

“Dün babasının yanında başka biri vardı. O seslenmişti.”

“Ha evet dün amcasıyla gelmişlerdi. Hüseyin’in yabancı olduğunu fark ettin mi hoca hanım?”

“Babası farklı bir dilde konuşmuştu, oradan anladım. Bir de gözleri çok tatlı, çekik çekik.”

“Bunlar Türkmen aslında ama Afganistan’dan buraya geldiler. Ben tır şoförüyüm. Manisalıyım. Beş sene önce Afganistan’a gitmiştim mal almaya. Orada gördüm bunun halasını, ilk görüşte aşk derler ya he öyle oldu işte. Aldım getirdim buraya. Hüseyinler iki senedir İstanbul’dalar.”

Fatma’nın da çekik gözlerindeki huzuru hatırlayıp gülümsedim. Sevgi içinde büyütüldüğü o kadar belliydi ki. “Keşke bütün evlilikler böyle güzel bir aşka dayansa” diye düşünmeden edemedim ama bugün Hüseyin’e yoğunlaşmalıydım:

“Çocuk neden konuşmuyor?”

“Çok uzun hikâyeleri var hoca hanım, vaktim var dersen anlatayım. Sen güzel bir insansın, sana güveniyorum.”

“Teşekkür ederim, vakitten bol ne var ki… Dinlerim elbet, anlatın lütfen.”

Adam konuşmaya başlamadan önce derin bir nefes aldı, sonra gözlerini Hüseyin’e dikip uzun uzun baktı ona.

“Ağır şeyler atlattı yavrum, hastanelere götürdük belki konuşur diye ama ne yapsak konuşmadı. Yaşadıkları psikolojisinde hasar bırakmış, öyle bir şok hâli ki çocuk ilk geldiğinde tamamen tepkisizdi. Şimdi şimdi gülüyor bazen, elimizi tutuyor, yüzümüze bakıyor. Bir sene boyunca bir kez gülümsediğini görmemiştim hatta göz teması bile kuramıyorduk. Okula başladı. Öğretmeni çok uğraştı Hüseyin’le ama pes etti sonra kadıncağız. E koca sınıfta bir tek bizimki mi var? O da haklı. Sabahtan akşama kadar kollarını birleştirip otururmuş sınıfta. Halasının yanına koyduğu beslenmeyi yermiş sadece. Bi de tuvalete gidermiş. O kadar.

Hüseyin’in babası Hasan enişte okumuş bir adamdır. Üstüne yemek koymak için yere serdiğimiz gazete kağıtlarını bile okur yemek yerken. Afganistan’da öğretmenlik yapardı. Herkes severmiş onu, bilgilerinden yararlanmaya çalışırmış öğrenciler. Üstelik çok dini bütün bir adamdır. Beş vakit namazı kaçırmaz. Kuran-ı Kerim’i neredeyse ezbere bilir ve her şeyin iyi insan olmakta saklı olduğunu söyler durur. Neyse bizim Hasan enişte teröre karşıdır. Duymuşsunuzdur, Afganistan’daki terör tehdidini. Her yerde ellerinde silahla gezerler, sivil yerleri bombalarlar, insanları öldürürler de kimse sesini çıkaramaz. Hasan enişte bir gün sınıfta İslamiyet’in topla tüfekle değil merhametle, vicdanla korunacağını söylemiş. Biraz daha açmış konuyu, terör örgütüne karşı olduğunu belirtmiş sebepleriyle birlikte. Çocuklardan birisinin babası da o örgütün üyesiymiş. Çocuk durumu babasına anlatınca biraz araştırmışlar bizim enişteyi. Kabil’deki mahallesine falan gidip bilgi toplamışlar hakkında. Konuştukları adamlar da Hasan eniştenin sürekli değişik kitaplar okuduğunu, felsefeden bahsettiğini söylemişler. Sonra terör örgütünün ölüm listesine ailesiyle birlikte yazıldığı haberi gelmiş enişteye. Önce okuldan atmışlar. Korkudan çocuklar bile okula gitmez olmuş. Evde üç çocuk var, eşinin karnında da doğmayı bekleyen bir bebe… Ne yapalım ne edelim diye düşünüp ülkeden kaçmaya karar vermişler. Öyle pat diye başka bir yere gitmek de kolay değil. Afganistan’da kaçakçılar var. Bir şekilde kaçak yollardan başka ülkelere götürüyorlar insanları. Onlardan biriyle anlaşmış Hasan enişte. Varını yoğunu alelacele satıp aracıya yığınla para verdikten sonra eşini, çocuklarını alarak yola çıkmış.

Kabil’den hareket eden küçük minibüste tam seksen kişi varmış. Balık istifi gibi atmışlar insanları ufacık yere. Canlarını kurtarmak için kaçakçılara sığınan çoluk çocuk genç yaşlı bir yığın insan… Çığlık atanlar, ağlayanlar, ezilenler… Bağıran herkesi ellerindeki sopalarla dövüyormuş kaçakçılar. Hatta daha fazla konuşurlarsa arabanın altına atıp ezmekle tehdit ediyorlarmış. On beş gün aç susuz geçen yolculuktan sonra İran’a varmışlar önce. Daha sonra Türkiye’ye devam etmek için başka kaçakçılar bulmaya çalışmış eniştem. Bunları anlatırken söylediği şu söz hâlâ aklımda: Ölü gibi kokuyordum, demişti. ‘Bu öyle keskin bir kokuydu ki günlerce yıkansam da ölene dek burnumun ucunda kalacak…’ Neyse, üç gün yol yürüyerek yeni kaçakçıların yanına ulaşmışlar. Yol boyunca çocuklardan baygınlık geçirenler olmuş, ayakkabıları yırtılmış, ayakları kan revan içinde kalmış. Kaçakçıların yanına geldiklerinde ise adamlar çok para istemişler. Eniştemin yanında aslında bir hayli para varmış ama istedikleri meblağı verirse yiyip içmeleri için kendilerine hiç para kalmayacakmış. Biraz pazarlık yapmaya çalışmış eniştem ama adamlardan biri Hüseyin’in kolundan tutup yanına çekmiş: ‘Ya istediğimiz parayı verirsin ya da bir daha çocuğunu göremezsin.’ O sırada yengem yedi aylık hamile… Kadıncağız öyle korkmuş ki: ‘Bırakın çocuğumu!’ diye bağırırken sancısı gelmiş. Ağrıdan çığlık çığlığa kalmış kadıncağız. Gecenin karanlığında, kaçak yollarda yakalanmaktan korkan kaçakçılar ağzını kapatmışlar. Birkaç kadın yardıma koşmuş, sakinleştirmeye çalışmışlar ama nafile. Hasan eniştem yanına gitmiş yengemin, kafasını kollarının arasına almış, cep feneriyle aydınlatmış üstünü başını. Yengemin etekleri kan içindeymiş. Hüseyin’i tutan adam onu asla bırakmıyormuş. Hüseyin ağlıyor, adamın ellerini ısırıp kurtulmak, annesine sarılmak istiyormuş ama nafile. Adam var gücüyle Hüseyin’in ağzını kapatıyor, rahat dursun diye elindeki sopayı küçücük bedenine indiriyormuş. Sonra bağırmayı kesmiş yengem, çırpınmayı da… Kollarının arasındaki eşinin nabzına bakmış eniştem, hiçbir şey hissedememiş. Hüseyin’i rehin alan adam bir anlık tereddütten sonra: ‘Kadın öldü, uğraşmayın boşuna. Geliyorsanız gelin gelmiyorsanız burada kalacaksınız. Er geç bulunursunuz. Sizi bizden başka Türkiye’ye götürecek biri de çıkmaz. Yakalandığınız an sınır dışı edilip ülkenize döneceksiniz. Beş dakikanız var, kararınızı verin, gidiyoruz.’ diyebilmiş. Sonra enişteme dönüp: ‘Al çocuğunu, vazgeçtim fazla paradan. Geleceksen en başta anlaştığımız kadar alırım.’ diyerek Hüseyin’i bırakmış. Hasan o anları şöyle anlatıyor:

Kollarımın arasında cansız bir şekilde yatıyordu… Bebeğimiz bizim için yeni bir umuttu hayata dair, o da daha yüzünü göstermeden bırakmıştı bizi. Ne yapacağımı, ne hissedeceğimi şaşırdım. Çocuklarım kalmıştı bir tek benimle. Onların yaşamasını istiyordum. Hüseyin karşımda put gibi duruyor, kızlarım birbirine sarılmış sessiz sessiz ağlıyordu. Diğer mülteciler bağırmaktan, feryattan korkmuş bir şekilde hislerini kaybetmişçesine bıraktılar bizi, kaçakçıların peşinden gittiler. Bir karar vermem gerekiyordu. Ya eşimin cansız bedenini kucaklayarak teslim olacaktım -ki bu ülkeme gönderilip her gün teker teker ölümü beklemekti- ya da çocuklarımın elinden tutup yeni bir hayata doğru yol alacaktım. Karar vermek için fazla düşünmeye fırsat yoktu. Hayat arkadaşımın buz gibi bedenini toprağa yatırdım, son bir kez öptüm alnından. Kızlarımın elinden tuttum sonra. Hüseyin’e döndüm. Son nefesimi verirken dahi Hüseyin’in o duruşu ve bakışı aklımdan çıkmayacak. Ruhu bedenini terk etmişti sanki. Öyle donuk bir hâli vardı ki elleri titremese hiçbir yaşam belirtisi göremeyecektim. Sadece bakıyordu, nefes almıyordu sanki. Gidelim Hüseyin, dedim. Son kez karanlıkta annesine bakmaya çalıştı sonra yanımıza geldi. Yaşamak adına, hiç bilmediğimiz bir ülkenin bir daha asla göremeyeceğimiz toprağına ruhumuzu bırakmış gibiydik, artık hepimiz, bedenden ibarettik.’

Sonrası malum… Güç bela Türkiye’ye geliyorlar. Onları karşıladığımda yollarda geçirdikleri süre toplam iki ay olmuştu. İkiz kızlar bir şey yiyememekten iğne ipliğe dönmüşlerdi. Hüseyin’in bütün vücudunda yaralar vardı. Hasan çökmüştü sanki. Yengemi göremeyince anlamıştım kaybettiğimizi ama kimseye bir şey sormadım, konuşacak hâl yoktu zaten hiçbirisinde. Benim hanım yeğenlerini, ağabeyini o hâlde görünce günlerce ağladı. Elinden geldiğince onların yüzlerini güldürmeye çalışıyordu. Çeşit çeşit yemekler yaptı doysunlar diye, renk renk kıyafetler aldı çocuklara sevinsinler diye ama uzun süre gülmediler. Sanki mutluluk duygusunu o karanlık yollarda kaybetmişlerdi. Çalıştığım şirket enişteme iş verdi. Sonra kardeşini de buraya getirttik. En büyük sıkıntıyı çocuklar çekti. Mülteci diye kimse arkadaşlık kurmak istemedi. Hatta dışlayanlar, ‘gitsenize ülkenize’ diyenler oldu. Çocuklar işte, böyle lafları bilmezler ki… Analarından babalarından duyup dışlıyorlar bizimkileri. Bizden olmayanı hor gören insanlarız işte, kim ister ki ülkesinden ayrı düşmeyi? Kolay mı doğup büyüdüğün toprakları apar topar terk etmek? Ardında neleri bırakmıyor ki insan? Ne veballer ödüyorlar yaşamak uğruna?”

Adamın konuşmaktan boğazı kurumuştu, bir yudum su içti. Ben duyduklarımın etkisi altındaydım, tüylerim diken diken olmuştu, içim parçalanmıştı sanki. Hiçbir şey diyemedim, söyleyeceğim hiçbir söz duyduğum üzüntüyü ifade edemezdi. Kısa bir sessizlikten sonra adam devam etti konuşmaya:

“Öyle işte hoca hanım. Bu çocuk neden konuşmuyor diye sormuştunuz. Sağır mı dilsiz mi hasta mı demiştiniz. Hiçbiri değil. Ama küçük ruhu kanserli sanki… Altı yaşında rehin alındı, annesi gözlerinin önünde can verdi, üstelik annesinin çiçek bırakıp dua edebileceği hatta sarılıp dertleşebileceği bir mezarı bile yok… Yuva yapıyor işte, ulaşabildiği canlılara yardımcı oluyor aklı sıra. Evin balkonunda kuş yuvası var, oraya da yem bırakır. Bahçede toprakları kazar, örümcek görürse canını acıtmaz. Her sabah ve her akşam evin önüne kaplarla süt ve su bırakır. Harçlığına dokunmaz, kedi maması alır. Avunmaya çalışıyor bana kalırsa ya da günlerce aç kaldığı için hiçbir canlının bunu yaşamaması için uğraşıyor.”

Gözlerimi kapattım, deniz kokusunu içime çektim rahatlayabilmek için ama işe yaramadı. Ninemden özür diledim kendimce. Yaşasaydı denizin her zaman rahatlatıcı etkisi olmadığını söylemek isterdim. Bazı sızılar ne yapsan yürekten gitmiyordu. Öyle bir an yaşıyordum. Hüseyin’e baktım. İşini bitirmiş, ayağa kalkmıştı. Elindeki son ekmek kırıntılarını da denize bırakıyordu. Eniştesinin yanında beni görmesini istemedim, belki neler konuştuğumuzu anlayabilir ve huzursuz olabilirdi. Sadece önümüzdeki hafta sonu onu tekrardan getirmesini rica ettim. Adam onaylarcasına kafasını salladı. Sırt çantamı takıp sendeleyerek yürümeye başladım. Onca acıyı nasıl göğüslemişti bu kadar küçük bir çocuk? Babasının asabi duruşunu şimdi anlıyordum. Öyle acılar çekmişti ki adam, çocuklarına bir daha hiç kimsenin zarar vermesini istemiyordu.

Hüseyin’in konuşmasını, içini dökmesini hatta hiçbir şey söylemeyip bağıra bağıra ağlamasını istiyordum. İçindeki zehri anca bu şekilde akıtabilirdi. Sürekli yuva yapıyor ve canlıların yeme ihtiyacını karşılamaya çalışıyordu. Eniştesinin söylediği gibi bunun altında günlerce aç kalması saklıydı belki ama düşündüğü başka şeyler de vardı bence. Bu kördüğümü çözmeliydim ama nasıl?

Cumartesi sabahı yine eşofmanımı giyip sırt çantamı taktım ve sahile indim. Bu sefer Hüseyin benden erken gelmişti, fazla aramayayım diye belki de eniştesi bir hafta önce konuştuğumuz aynı kayalıklara getirmişti onu. Babası yoktu, böylece daha rahat konuşabileceğimizi düşündüm. Bu kez hiç tereddüt etmeden, direkt yanına gittim.

“Merhaba Hüseyin. Ben yine sana yardıma geldim. Geçen sefer de gelmiştim ama sen beni fark etmemiştin. Hem bak bu sefer daha çok yemek getirdim yanımda. Hem karıncaların karnı doyar hem biz de atıştırırız arada ne dersin?”

Yine ilgisini çekmemiştim sanırım, kafasını kaldırıp bakmadan işine devam etti. Sonra tepesinde ayakta durmak yerine yanına oturup sırt çantamdaki bisküvileri, sandviçleri ve meyve sularını çıkarıp kayalığa serdiğim gazetenin üzerine koydum. Hâlâ bakmıyordu ama pes etmedim.

Neredeyse eş parçalara bölmüş ekmek kırıntılarını muntazam bir şekilde sıralamış, karıncaların yemlerini sırtlanıp yuvalarına götürmelerini izliyordu. Karınca yoluna dizdiği küçük bir taşın simetrik durmadığını fark edip müdahale etmek istedim. Elimi yaklaştırdım ki sert bir şekilde yüzüme baktı. Hüseyin’in bana karşı verdiği ilk tepkiydi bu. Çalışmasına karışmamdan memnun olmasa da sonunda göz göze gelebilmiştik. Bir süre gözlerini ayırmadı. Sonra yüzündeki sertliğin biraz olsun yumuşadığını hissettim. Onu öyle çok seviyor ve iyi olmasını istiyordum ki kalbimdekiler gözlerime yansımış olmalıydı. Zaten beni tanıyanlar yüreğimin bakışlarımda somutlaştığını söylüyorlardı. İçimde masum kalmış ne varsa, çocukların dünyasından asla ayrılmadığım için güzelliğini koruyordu. Keskin bir şekilde gözlerini ayırdı benden ve işine devam etmeye koyuldu. Ona sırtımı dönmeden bakışlarımı denize çevirdim. Aylardır denizle sessiz dertleşiyordum ama bu sefer ona ninemi sesli anlattım. Masmavi suların dinginliğine kapılmıştı ruhum, dalgasızca çıkıyordu sözcükler ağzımdan. Bir sürü özlemlere gebeydi ömrüm. Konuştum, konuştum, konuştum… Sonra cılız, aksanlı bir ses geldi yanı başımdan.

“Öldü mü ninen?”

Kulaklarıma inanamıyordum, bu Hüseyin’di, evet konuşan oydu. Duygu yoğunluğumu hissetmişti, benden ona zarar gelmeyeceğini anlamıştı. Eniştesi gözleri fal taşı gibi açılmış bir hâlde bize bakıyordu. Gözlerimden birkaç damla yaş geldi ama elimin tersiyle sildim hemen. Onu hayal kırıklığına uğratmadan cevap vermeliydim.

“Evet, ninemi kaybettik, epey oldu ama onu çok özlüyorum.”

“Ben anneme yemek gönderiyorum. Karıncalar benim yerime taşıyorlar, onlar daha uzun yol yürüyebilirler ben oralara kadar gidemem. Karanlıkta, o ağacın altında uyumuştu annem, üstünü bile örtememiştik. Köpekleri besliyorum, karınları doysun, anneme saldırmasınlar. Kuşlar yorulmuştur, dinlensinler diye yuva yaptım onlara. Biraz daha büyüsünler, mektup götürürler anneme. Karıncalar yuvalarında aileleriyle mutlu yaşasınlar. Onlar mutlu olursa ben de bir gün gerçek yuvama, annemin kucağına kavuşabilirim. Sen de ninene yemek göndermek ister misin?”

Loş ışığın aydınlığında gerçeklerin daha net görüldüğünü keşfetmiştim ninemle. Şimdi ise sessiz çığlıkların samimiyetle dinlendiği takdirde sese dönüşebileceğini anlamıştım Hüseyin’le. Yuvasız canlıların kalp ağrısını küçücük bedeninde taşırken kendi acısını onların umuduna bağlamıştı. Konuştuktan sonra güneşi kıskandırırcasına gülümsedi bana. Mutluluktan hem gözyaşı döküyor hem de gülümsüyordum. “Dağlanmış kalbinin içi su dolu kabarcık” olsa da bundan sonra beraber iyileşecektik. Çekik gözlerinin içine bakarak sorusunu cevapladım:

“Ninemin en büyük açlığı denizden uzak oluşuydu Hüseyin. Ben her gün buraya gelip martılara yem verdim. Belki onlar da karınlarını doyurduktan sonra arta kalanları nineme götürmüşlerdir. Ne dersin?”

Heyecanlanarak başını salladı. Sonra dua edercesine ellerini göğe kaldırıp gözlerini kapadı. Bir süre o şekilde durduktan sonra yanıma gelip yanağıma bir öpücük kondurdu ve kulağıma eğilip mırıldandı:

“Kucağında kendime yuva yapabilir miyim biraz? Annem gibi kokuyorsun da…”

Mülteci bir yüreğin ana vatanı olduğum o beş dakikanın huzuru içinde kendi kendime ant içtim. Ömrümce karıncaları besleyecektim.

Seda BAŞTAŞ

sedabastas@hotmail.com

Seda BAŞTAŞ
Latest posts by Seda BAŞTAŞ (see all)

8 yorum “Umuda Sessiz Bir Yolculuk | Seda BAŞTAŞ

  1. İçeriğinle alakalı söyleyecek çok şey var aslında. Yazında okumayı çeken bir buğu var. Ve toplumsal boyutta ele aldığın konuya bakacak olursak duyarlılığını takdir ediyorum sevgili Seda.
    Temanı bu kadar canlı tutabilme kabiliyetine daha önceki yazılarında şahit olmuştum. Bu yaşantının içinde olduğumuzdandır bilmem ama en etkilendiğim içeriklerinden biri oldu.
    Parçadan bütüne esasındaki ilerlemene hep olumlu bakmışımdır. Bir örneğini de burada görmek ve okumak mutluluk verici.
    Teknik açıdan düzenli ve akıcı bulduğumu ifade etmeliyim. Göze hitabeti çok hoş duruyor. Yazı biterken de elim çenemde yazıya gömülmüş halde buldum kendimi. Ve bazı nadir içeriklerin içinde bitmesini isteyemeyeceğim bir yazı idi. Uzun lafın kısası bu işi iyi yapıyorsun. Devam et ve okuyalım. Emeklerine sağlık sevgili Seda.

  2. Bu nasıl bir hikayedir böyle? Gözümden istemsiz yaşlar geldi. Yüreğinizin güzelliğini her zaman yazılarınızda fark ediyorum. Bu hikâye sayesinde karınca beslemenin önemini de anlamış oldum, şimdi onları beslemek daha anlamlı bir hâl aldı. Bazen yazılarınızda var oluyorum. Kaleminize sağlık yüreği güzel öğretmenim.

  3. Tabiri caizse tek nefeste, içim burkularak, okumak istemeyerek ama bir o kadar da ilgiyle okudum. Sonunda tüylerim diken dikendi. Gerçekten çok etkileyici bir dil, hayatın içinden gelen bir üslupla ele alınmış. Özellikle şahit olduğumuz, yakından tanıdığımız coğrafyaların hikâyesi. Ve bu hikâyelerin bir yerde birleştiğini biliyoruz. Senin bu yazınla tekrar görmüş olduk. Ben, kendi adıma bu konuyu böylesi bir şekilde ele aldığın için teşekkür ederim.

  4. Kalemine sağlık. İçten ve sıcacık bir anlatım. Mülteci konusu bizim coğrafyamızda yürek yaralayan, çok somut bir gerçek aslında. Buna yer vermen metni daha da hassas yapmış. Gözlerim doldu desem mübalağa olmaz. Tebrikler

  5. Sevgili seda, sanki bir ğalid Hüseyin okudum. Cehenneme çevrilmiş dünyanın İsmail’i dir analar ve çocuklar. Hüseyin o gece o ağacın altına sesini, sevincini, öfkesini ve acısını bırakmış. Belli ki yaraları avuçlarında geziyor. Belli ki zehir zıkkım zamanaların acısı kalmış dilinde. Belli ki sızlanmaya ve ağlamaya koşacak kimseside kalmamış. Hayvanları beslemesinde hem korku hem merhamet var.
    Ben çok beğendim. Eline yüreğine sağlık

  6. Bazı yazılara okurlar gölge etmemeli, sakince okuyup kenara çekilmedir. Ben bu yazının vuruculuğunu aciz iki-üç kelimemle öldüremem.
    Var ol! Tek diyeceğim bu…

  7. Sözcüklerinle ne güzel temas ediyor, ne hisli izler bırakıyorsun dokunduğunda. Bu hayatta güzel bir detaysın sen Seda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Shares