Anasayfa » ÖYKÜ » PARANORMAL AŞK | Nudem ROJAR

PARANORMAL AŞK | Nudem ROJAR

I

Yağmurlu bir nisan akşamıydı gözlerine uğradığı gün. Kafe kalabalıktı, koşturmaca vardı, herkes oradan oraya seğiriyor; yer kapmaya çalışıyordu. Rodin, Deniz ile kafede oturmuş, muhabbet ediyordu. O esnada görmüştü onu, bir daha asla unutamayacağı kadını. Üzerinde mor bir kazak, siyah bir kot, ayağında yüksek topuklu siyah bir bot vardı. Beline kadar uzanan saçları, sol yanağının üzerinde küçük bir beni ve burnunun sol tarafında gümüşi renkte bir hızma vardı. Sol elinde gri renkte bir çanta tutuyordu. Sağ eliyle de kapıyı tutmuş, oturmak için çekik gözleriyle etrafı süzüyordu. Rüzgârın biraz ılık, hafif, tatlı bir okşaması sonucu havada salınan saçları içeriye bahar havası katıyordu. İlk buluşan gözleri oldu. O kadar güzeldi ki gözlerini alamadı Rodin. Yutkundu. Bir uçurumdan sırt üstü düşmek gibiydi onunla göz göze gelmek. Gözleri değil de kalbi onu tanımıştı, hızlı hızlı çarpıyordu. Sanki onunla yaşayacağı her şeyi o kalp önceden biliyordu. Tutulmak buydu işte. İlk görüşte tutulmuştu. Çok güçlü bir duygu bedenine ılık ılık doluyordu. Ruhu bedeninden çıkmış, yerini başka bir ruh almış gibiydi. Gözlerinin içine bakamadı, yere çakılacağını biliyordu. Saatlerce gökyüzünü izlercesine gözlerinde kaybolmak istedi. Nedir bu duygu? İlk defa içinde tarifi olmayan bir duyguya ev sahipliği yapıyordu. Midesinde ansızın hissettiği yumruk gibi bir sancı vardı. Nedenini bilmiyordu. Kafenin ortasında onu ne kadar seyretti bilmiyordu. Zaman durmuş, başka bir şey akar olmuştu. Kafedeki herkes Rodin’in, Rojda’ya baktığını anlamıştı. Serap görmüş gibiydi. Başını çevirse, bir an gözünü yumsa, sanki kaybolup gidecekti Rojda. Sonunda Rojda da Rodin’i gördü. Dikkatini çekti, ona baktığını anladı ama umursamadı, başını çevirdi. Uzaklara bakıyordu; enginlere, ufka dalmış gibiydi. Aralarındaki mesafe dört metre ya da biraz daha fazla ama o, baktığı uzaklık kadar uzak geliyordu Rodin’e. Asla ulaşamayacağı kadar uzak bir yerdeydi. Geçip tam karşısında kapının arkasında duran boş tabureye oturdu. Sonra bir daha baktı Rodin’e, sonra bir daha, bir daha. Gözünü ayırmadığını anlamıştı. Başka birine asla böyle bakamazdı Rodin. Ne kadar güzel olursa olsun, bir kadına böyle büyülenmiş gibi, böyle istemsiz, böyle elinde olmadan bakamazdı. Acaba bunu anlamış mıydı, bilemem. Bu kez uzun uzun Rodin’e baktı, aynı şekilde oda gözlerini ayırmadan. Bu bakışla ayıldı Rodin. Bir şey yapmalıydı. Ya bakışlarını kaçıracaktı, ya da yanına gidecekti. Fakat yerine çivilenmiş gibiydi. Aşkın kaç yüzü vardı? Rodin’e hangi yüzü denk geldi? Hangi günahının cezasıydı gülüşü? Hangi sevabının ödülüydü bakışı? Rodin’deki aşk da, ondaki neydi?

Ürkek bir görüntüsü vardı. Çok bakarsa hislerinin yoğunluğunun kaybolacağından korkuyordu. En iyisi hiç bakmamak dedi, gözlerini çevirerek. Önünde marangoz artığıyla yapılmış küçük masadan çay bardağını alıp çayını yudumladı. Çay buz gibi olmuştu. Camdan dışarıya göz attı. Uzaklara daldı, ufukta güneşin batışını izler gibi göz ucuyla Rojda’ya bakıyordu. Bir sigara yaktı, dumanını ciğerinin en ücra köşelerine çekercesine bir nefes aldı sigaradan. Tekrar Deniz ile muhabbet etmeye devam etti Rodin, gereksiz bir kaçınmaydı bu. O zaten içindeydi. Artık çok derinlerde bir yeri esir almış birisiydi. Birden masanın üzerinde bir karartı hissetti. Garson masadaki kül tabağını boşaltıyordu. Deniz garsona dönüp:

“Soğuk bir su alabilir miyiz, sanırım arkadaş bayılmış, ayıltmak lazım.” dedi gülerek.

Deniz olup bitenlerin farkındaydı. Sanki Rodin’in içinden geçen her şeyi tek tek okuyordu. Rodin’i en iyi de Deniz tanırdı zaten. Her şeyini bilir, her şeyini anlatırdı Rodin’e. Deniz ile Rodin çok uzun bir süreden beridir arkadaştılar. Deniz ve Rodin ortak bir arkadaşları aracılığıyla tanışmışlar ve çok samimi iki dost olmuşlardı. Dost olmak ve dost kalabilmek çok farklıdır. Rodin ve Deniz dost kalabilmeyi başarmışlardı. Tekrardan başını çevirmesiyle Rojda’yla göz göze gelmesi bir oldu Rodin’in. Beş saniye öyle duraksadı ikisi de. Rodin, Deniz ile konuşmaya devam etti. Rojda garsona seslendi o sırada, öylesine güzel bir sesi vardı ki, bir ormanda kuş cıvıltıları arasında yürüdüğünüzü zannedersiniz. Garson yanına doğru gitti, garsonla konuşmaya, gülüşmeye başladılar. Demek ki daha önce de sık sık buraya geliyormuş. Ama Rodin ilk defa görüyordu onu. Daha önce böylesine güzel bir kadını görmüş olamazdı. Böyle bir güzelliği unutmak da mümkün değildi zaten. Diğer çalışan, elindeki çay bardağıyla mutfaktan çıkıp Rojda’nın oturduğu masaya doğru gitti. Kafenin tavanındaki lambaların ışığı, çayın ne kadar açık olduğunu gözler önüne seriyordu. Garson elindeki çayı, üzerine yağlı boya ile resimler çizilmiş olan ahşap masaya bırakıp uzaklaştı. Rodin gözlerini kafenin o loş ışığından tekrar gözlerine kaydırdı. Kafenin renkli ışıkları tavandan ahşap masaya vuruyor, masadaki resim daha da belirgin hale geliyordu. Kendi beli kadar ince çay bardağına pembe dudaklarını dayayıp keyifle yudumluyordu açık çayını Rojda. O da Rodin’e bakıyordu. O bakış içini ısıtsa da ona baktıkça göğüs kafesinden çıkmak isteyen bir güvercin gibi kalbinin sağa sola çırpınışını izliyordu Rodin. Ona bakarken içinden neler geçiyordu. Hepsinde de o vardı. Kafenin o karanlık ortamında gökkuşağı gibi doğmuştu içine. Ve Rodin, o gün geleceğini, ona duyduğu aşkın merhametine teslim etmişti.

Birden garsonun “Boşu alabilir miyim?” sesiyle irkildi Rodin.

“Tabi buyur.” dedi.

Başını çevirdiğinde Rojda kalkmış ve toparlanmaya başlamıştı. Belli ki acelesi vardı. Telaşlıydı. Hesabı ödeyip hızlı adımlarla kapıya doğru yöneldi. Gidene kadar onu izledi Rodin. Onun gidişine şahit olmak, gözlerini engel olamadığı bir karanlığa itiyordu. Bakışları arasında gittikçe uzaklaştı. Her adımda biraz daha küçülüyordu narin bedeni. Giderek kayboldu gecenin karanlığında. Rodin ise hâlâ cam kenarında oturmuş, ayak bastığı kaldırım taşlarını izliyordu. Peşinden gidip:

“Sen kadınsın, tanrı yarısısın yani,

İzin ver de kaburgandan yaratılan ilk erkek olayım” demek istiyordu. Yapamadı.

Arkasını dönüp bakmadan gidene her şey kolaydır. Ama geride kalana her şey acı kahve tadı verir. Rodin durduğu yere çivilenmiş gibiydi, arkasından bakmakla yetindi sadece. Sokak yarı aydınlıktı. Diyarbakır’ın bahar akşamlarından geriye kalan bir gündü. Dolunay, geceyi hüzünlü bir aydınlığa bürümüştü. Gecenin aydınlığı hüzün, içindeki zifiri ise hüzünden beter…
İçindeki karanlığa da dışarıdaki aydınlığa da sığamıyordu. Hesabı ödeyip çıktılar kafeden. Deniz’i dolmuşa bindirip duraktaki ahşap banka oturdu, düşüncelere daldı. Saatin farkında değildi. Fahişelerden topladığı geceleriyle, küfür gibi yalnızlığıyla baş başa kalmıştı Rodin. Bir yalnızlık daha yazmıştı gözlerinin karasına. Bile isteye düştüğü ateşlerin en kor yerindeydi. Yanıyordu eyvahlar içinde. Külleri yeni yangınlara gebeydi. Aşk diyordu adına, aşk inleye inleye yanmaktır diyordu. Ve ne hoştur ki hâlâ soluk alabiliyordu. Sağından solundan insanlar geçiyordu. Rodin ise sokak lambasının ışığından oluşan gölgesine bakıyordu. Kapkaraydı, içindeki zifiri gibi. O kalabalığın arasında kendini çölün ortasında bir ağaç gibi hissediyordu. Oturduğu yerden kalkıp parka doğru yürüdü, yürüdü, yürüdü. Sonra bir sigara yaktı, parktaki bir banka geçip oturdu ve kapattı gözlerini. Acısını ve utancını kimsenin görmesini istemiyordu. Hiç kimse fark etmesin yüreğinde kim uğruna, kim için savaştığını. Yüzü, gözü, gülüşü, o küçücük elleri aklından çıkmıyordu. Öylesine ince, öylesine zarif ve kırılgandı bedeni… Ona sarılacak olsa incitmekten korkardı. Küçücük bir burnu, gülünce küçülen, ama her zaman manalı bakan kapkara gözleri vardı. Bakarken kanatırdı gözleri. Asla kuşku yoktu gözlerinde. Bu düşünceler denizinde yüzerken ani bir gürültüyle sarsılıp kendine geldi. Gözleri yanıyordu. Saatlerdir uykusuzdu ve karmakarışıktı. Nereye giderse gitsin, nerede olursa olsun, hangi şehirde, hangi kalabalıkta, hangi sokakta olursa olsun fark etmez, aklında ve hüzünden çatlamış göğüs kafesinin içinde hep o vardı. Sırtında dünyayı taşısa, yüreğinde onu taşımaktan daha hafif olurdu. Sokaktan geçenlerin bakışlarında ne kadar acı çektiğini görüyordu. Senin kadar acı çekmediğimiz için üzgünüz der gibiydi insanların bakışları. Gecede Rodin’e eşlik eden bir gölgesi kalmıştı. Bir de sokak hayvanları. Rodin, sokak hayvanlarını çok severdi. Sokak hayvanları sokaklarda insanların rahatını bozan canlılar değildir. Aksine insanların yaptıkları beton yığınları tarafından yaşam alanları daraltılıp atılmış mağdur canlılardır. İnsanların üzerinde çok hakları var bu hayvanların. Rodin, ne zaman onları görse sever, okşar, yoluna öyle devam ederdi. Sokak hayvanlarının sevgiye de aç olduklarını bilirdi. Hayvanların da insanlar gibi hisleri vardır, hissederler. Çevrelerinde olup bitenlere duyarsız değiller. Çok mutsuz olurlarsa, depresyona girip, sessizleşip intihar bile ederler. Rodin bunu biliyordu. Sadece insan gibi gözyaşı dökmezler. Köpekler yüzlerinden, kediler seslerinden belli ederler mutsuzluklarını, çaresizliklerini.

Ayakta duracak hali yoktu Rodin’in. Sevmenin sarhoş edici bir özelliği de varmış meğer… Eve vardığında saat bire geliyordu. Anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Odasına gidip elbiselerini bile çıkarmadan kendini yatağa attı. Bunca uykusuzluğuna rağmen gözüne uyku girmiyordu. Kalktı yataktan, havlu alıp banyoya doğru gitti. Banyonun kapı kolunu çevirip içeri girdi. Musluğu yukarı doğru kaldırıp suyu açtı. Dakikalarca suyun sesini dinledi. Sonra başını ellerinin arasına alıp banyonun soğuk fayanslarına sırtını dayadı. On dakika öylece kaldıktan sonra, elini suyun altına bıraktı, elinin ısındığını hissetti. İki eliyle tuttuğu tişörtünü yukarı doğru kaldırarak çıkardı. Güzel bir duş alıp rahatlamak için bataryayı kafasına doğru ayarladı. Bataryadan yağmur gibi gelen su biraz olsun Rodin’i rahatlatmıştı. Suyun altından çıkıp havluyu kapının arkasındaki askıdan aldı. Kurulandıktan sonra havluyu sarıp odaya geçti, üzerini giyindi. Karnı acıkmıştı, mutfağa gitti, beyaz dolabın kapısını açtığında dolabın ışığı gözlerini kamaştırdı. Dolaptaki tencerenin kapağını çıkarıp yemeğe baktı.

“Yine mi et? Zaten bu evde ne zaman etsiz yemek yapıldı ki?” diye serzenişte bulundu.

Rodin vejetaryendi. Hayvanları yemek için beslemenin ve öldürmenin yanlış olduğunu düşünür ve bundan dolayı et yemezdi. Her gün, her dakika binlerce hayvan mezbahalarda öldürülmekte, acı ve ıstırap çekmekteydiler. Dolabın alt çekmecesine doğru eğildi, çekmecedeki domateslerin içinden en büyük olanı çıkardı. Mutfak dolabının çekmecesinden çıkardığı bıçakla domatesi dörde bölüp tuzladıktan sonra atıştırdı. Tekrar dolabı açtı, bir bardak su doldurup içti. Bardağı lavabonun üzerine bırakmak için döndüğünde kolunu yemek masasına çarptı ve bardağı elinden düşürdü. Sinirlerine hâkim olmaya çalışıyordu. Eğilip cam kırıklarını toplamaya başladı. Yere süzülen kırmızı damlaları gördükten sonra parmağının kesildiğini fark etti. Yine de sakindi. Rojda’dan başka hiçbir şey canını acıtmıyordu. Acıtamıyordu. Belli ki içindeki acı çok daha büyüktü. Kapının arkasında asılı duran ilaç poşetinden biraz pamuk alıp kanayan parmağının üzerine koydu.

“Keşke yüreğimdeki acıya da şu kadar pamuk kâfi gelse.” dedi.

Kesilen parmağına baktı, kalktı banyoya gitti tekrar. Musluğu sonuna kadar açıp parmağını dayadı suyun dibine. Parmağındaki kanın etkisiyle su, kırmızı bir çağlayan gibi çarpıyordu lavabonun beyazına. Her saniye kırmızıdan beyaza dönüyordu az önceki kırmızı çağlayan. Aktı. Aktı. Aktı. Artık su bembeyazdı. Ama hâlâ yaralı, hâlâ kırmızıydı içi. Onu akıtamamıştı içinden. Bütün bu kanamalara rağmen onu içinden akıtamamaktı âşk. Rojda, Rodin’den habersiz bir şekilde kendi denizinde yüzerken, Rodin gecenin karanlığında boynuna geçirdiği iple can veriyordu.

“Ne kadar garip değil mi? Küçükken atladığımız iple, büyüyünce kendimizi asıyoruz.”

Gecenin kaybettirdikleriyle uzanıp başını yastığa koydu. Karşısında kazanmayı bekleyen bir gece varken sabaha ulaştı.

II

Sabah uyandığında güneş perdeleri aralamış, gözlerini kamaştırıyordu. Yatağının yanında duran telefonunu eline aldığında saat sekizi çoktan geçmişti. Yine işe geç kalmıştı. Elleriyle gözlerini ovalayıp kalan son uyku parçacıklarını da dağıttıktan sonra küfürler savurarak yataktan doğruldu ve yüzünü yıkamak için banyoya doğru koştu, aynaya bakmadan elini yüzünü yıkayıp havluyu aldı yüzünü kuruladı, havluyu suratından çekerken aynadaki kendiyle yüz yüze geldi. Saçları dalgalıydı, bu yüzden sabahları kalkınca çok dağınık oluyordu. Asıl saç rengi siyahtı ama beyazları çoktu. Kaşları ince ve düzgün, rengi de siyahtı, hafif kirli sakalı vardı. Aynaya bir süre baktı.

“Her sabah daha da tipsiz olabilmeyi başarabiliyorsun Rodin, helal olsun!” diye söyleniyordu kendi kendine.

Üzerini değiştirip aceleyle çıktı evden. Bir haftadır nerdeyse her gün işe geç kalıyordu. Merdivenleri hızlı bir şekilde inip apartman kapısını araladığında, derin bir iç çekti ve temiz havayı ciğerlerine doldurduktan sonra, son bir küfürde apartman yöneticisine savurdu. Kahrolası adam, koridor lambaları bozulalı neredeyse bir ay olmasına rağmen hâlâ yaptırmamıştı. Durağa gidip dolmuş beklemeye başladı. Bekledi. Bekledi. Bekledi. Güneş hafif hafif yakmaya başlıyordu. Arka cebinden tütün tabakasını çıkarıp bir sigara sardı. İki yudum almamıştı ki dolmuş geldi. Zaten ne zaman sigara yaksa dolmuş gelirdi. Murphy* yine haklı çıkmıştı. Gelen dolmuşa el kaldırdı ve dolmuş durduktan sonra bindi. Dolmuş yol aldıkça yeni yolcular biniyor, balık istifler gibi doluşuyorlardı dolmuşa. Kışın pek sorun olmuyor da, yazın pişmiş et kokusu olur terlemiş bedenlerde. Zihnindeki düşüncelerin aksine trafik oldukça yavaş ilerliyordu. İş yerine vardığında saat dokuzu geçmişti. Neyse ki patronu bunu fazla sorun etmezdi. Patronu sabah saat altıda kalkar, tüm işleri kontrol eder, öyle gelirdi büroya. Buna rağmen çok dinç görünüyordu. Ama Rodin şimdiden yorulduğunu hissediyordu. İşinin en güzel yanı da düşünmek için oldukça fazla vaktinin olmasıydı. Ama Rodin’in düşünmeye değil unutmaya ihtiyacı vardı ve bu konuda ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Geçmişiyle yüzleşecek kadar cesur bir insan değildi. Kaçmak daha kolaydı. Ama o da bir işe yaramıyordu. Gün boyu olup bitenleri düşünmemeye çalıştı. İşten çıktığında her zamankinden daha yorgun ve bitkin hissediyordu kendini. Bir yerlerde oturup kafa dağıtmak istiyordu. Caddeye çıktı, yolda gördüğü ilk taksiyi çevirip, Dicle Nehri kenarındaki Hevsel bahçelerine gitmesini rica etti. Canı sıkıldığında gidip sığındığı tek yerdi Hevsel bahçeleri. Hevsel bahçeleri, Dicle Nehri kıyısında, Diyarbakır Kalesi ile nehir vadisi arasında ağaçlık bir alandır. Çok farklı türlerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek alanlara sahiptir Hevsel bahçeleri. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük kuş cennetidir. Hevsel bahçelerinden geçen Dicle Nehri ve hemen bitişiğinde türkülere konu olan Kırklar Dağı yer alıyor. Türkülere konu olan Kırklar Dağı, Süryani Suzan ile Müslüman Adil’in aşkını anlatır. Acıklı öyküye göre çift, kutsal mekânda, Kırklar ziyaretinde buluşmayı âdet edinince Suzan çarpılır. Kafayı sıyıran Suzan, bedenini On Gözlü Köprü’den Dicle Nehri’nin sularına bırakır. Bunu öğrenen Adil, sevgilisini alan nehir yatağını mesken tutar.

“Saçlarıma kumlar doldu / Tarak getir sen tara”

Belki de bütün bu öykü Dicle’yle Hevsel Bahçesi’nin kadim sevdasını anlatıyor. Suzan, coşup kabardığında Dicle Köprüsü’nün on gözünü de doldurup taşan nehirdir, Adil ise coşan nehrin süzüldüğü, süzülürken saçlarını ağaçlarıyla tarayarak geçtiği vadi.

On gözlü köprüye vardığında, Güneş, en meşru piçi olan geceyi, koynuna bırakıp kararmıştı amansızca. O gün anladı ki yalnızca insandan değildir terk edilmişlik. Doğa da usanabiliyormuş insandan. Ve yazık, Rodin oradaydı. Oradaydı, yalnızdı, en dipteydi.

Kayalıklara oturup ufuktaki uçsuz karanlığı seyretmeye başladı Dicle nehrinin eşliğinde. Nehrin kenarındaki kafelerde şarkılı, türkülü cümbüş, kafasının içinde dinmek bilmeyen seslere bırakmıştı yerini. Uçsuz bucaksız bir karanlık, Dicle’nin dalgaları ve kafasındaki seslerle baş başa kalabilmişti sonunda. Tütün tabasını çıkarıp bir sigara yaktı ve sigaradan bir yudum aldı. Geceye, karanlığa, kafasındaki seslere, iyi ve kötü anılarına, hayatına girip çıkmış insanlara, hayatındaki insanlara, bitmeyen ülke sorunlarına küfretme vaktiydi artık. Sigarasından derin bir soluk aldı ve bir nefeste dışarıya verirken içindeki dumanı, okkalı bir küfür savurdu hayatın kendisine.

Gece, sessizlik ve bolca küfür.

“Nereye bakıyorsun?”

Gecenin o sessizliğini yırtıp geçen sesle irkildi. Sesin geldiği yöne döndüğünde Rojda’nın yüzünü gördü. Cevap vermek yerine sigarasından bir yudum daha aldı. Karanlığı seyretmeye devam etti. Artık kafasının içinde bir ses, bir cümle daha yankılanıyordu.

“Nereye bakıyorsun?”

Sigaradan bir nefes daha aldı.

“Yeter artık içme şu illeti.” dedi Rojda pakete uzanarak.

“Ne gördüğünü bilmiyorum bu uçsuz bucaksız karanlıkta. Beni korkutuyor sadece.” dedi Rojda elindeki sigara paketini buruşturarak.

Dönüp yüzüne bile bakamıyordu Rojda’nın ve bu durum iyice kızdırıyordu Rojda’yı. Sigarasından bir yudum daha alıp Rojda’nın yüzüne baktı. Rojda’nın gözleri aynıydı, içi gülüyordu. Demek ki bir sorun yoktu ortada. Rojda’nın ona sarılmasını bekledi. Belki sigara bitince sarılacaktı. Ya da o sarılacaktı Rojda’ya. Ama bu sessizlik korkutuyordu Rodin’i, daha fazla tutamadı kendini ve sessizliği yırtan sesiyle:

“Seni seviyorum.” dedi dudakları titreyerek.

Rojda ne duyduğunu anlamadı önce, irkildi. Duymamayı tercih etti belki de.

“Hey, seni seviyorum kadın. Anlıyor musun?” diye tekrarladı Rodin. Artık dökülmüştü kelimeler dudaklarından ve söylemişti içindekileri.

Rojda, gözlerinin içine baktı. Bir şey söylemesi gerekiyordu bu noktada ya da bir şey yapması. Sadece baktı Rodin’e. Rojda’nın gözlerine baktığında dehşete kapıldı. Bir şeyler ters gidiyordu. Rojda’nın gözlerindeki parıltı bir anda sönmüş, yerini boşluğa bırakmıştı. Bir şey yapmalıydı, bir şey söylemeliydi. Sustu… Bir süre sonra:

“Sen ne düşünüyorsun benim hakkımda.” diyebildi sadece.

Rodin de susmuştu, sigarasından bir yudum daha aldı ve düşüncelere daldı. Bir şey söylemesi gerekiyordu, biliyordu. Ama ne söyleyebilirdi ki? Sevilmekten korkuyordu Rojda ve seni seviyorum cümlesini duymaktan nefret ediyordu. Rodin nasıl anlatabilirdi ki Rojda’ya.

Anılara daldı. İlkokula başladığı günü, sigaraya ilk başladığı zamanı hatırladı. Sahi kaç defa kurmuştu bu cümleyi. Tüm mutsuzlukları, boşlukları geride kaldı sanıyordu ama yanılmıştı.

“Seni seviyorum” cümlesini duymak için, gözlerinin gülebilmesi için sigaraya ihtiyaç duyuyordu artık. Sonra Rojda girdi hayatına. Onun etrafında pervane olmuş, dört dönüyordu ve kapıyı açmasını bekliyordu. Bu sefer tamam diyordu, bu sefer “seni seviyorum” cümlesine layık birini buldum diyordu Rodin. Çığlıklarını bastırmaya uğraşıyordu ve dayanamıyordu artık. Korkak olmasaydı eğer, öldürecekti kendini belki de…

Şimdi de Rojda?

“Tanrım ne oluyoruz?” diye geçirdi içinden Rodin.

Anılarından sıyrıldı ve Rojda’ya döndü tekrar. Nasıl söyleyecekti sevilmekten korkmaması gerektiğini. Rojda’nın ona karşılık vermesi için neler feda etmezdi ki şimdi… Uçsuz bucaksız karanlığa bakma sırası Rojda’ya geçmişti artık. Bir şey söylemeliydi… Ayağa kalktı ve Rodin’e döndü.

“Haydi gidelim, çok soğuk oldu…”

Rodin elini tutmak için uzandı, eli boşluğa geldi. Saatlerce kiminle konuşuyordu Rodin. Etrafa baktı kimseler yoktu ortalıkta. Kafayı yemek üzereydi Rodin. Belki de yemişti…

*Murphy Kanunu: Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan biri istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa, kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir.

Nudem ROJAR

nrojar@gmail.com

2 yorum

  1. Şöyle bir Diyarbakır’a gittim gezdim havasını duydum kokladım. Üstüne bir de Rodin ile tanıştım. Hikâyesi güzel aşktan öte bir anlatım sezdim. Tebrikler ???

  2. Teşekkür ederim 🙏

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

Scroll UpScroll Up