Ardıl Görüntü: Tarih Enkazı Altında Bir Ressamın Hikayesi | Ayten KESER

Ardıl Görüntü: Tarih Enkazı Altında Bir Ressamın Hikayesi | Ayten KESER

“Sanatta ve aşkta sadece sahip olduklarınızı verebilirsiniz.”

Wladyslaw Strzeminski

Kuş cıvıltıları, açık ve temiz hava, yeşil bir çayır ve şövaleleri başında resim yapan öğrenciler. Filmin ilk sahnesindeki manzaranın kendisi de tıpkı bir tablo gibi. Varşovalı yeni öğrenci Hanna, elinde bir buket çiçekle ve çiçeği burnunda hevesi ve heyecanıyla Profesör Strzeminski’yi sorar ve tepede gördüğümüz Strzeminski, Hanna’nın şaşkın bakışları altında, değnekleriyle çayırlıklar üzerinden yuvarlanmaya başlar, ardından da diğer öğrencileri gelir. Herkes pek bir keyiflidir, bir çember oluşur ve Andrzej Panufnik’in büyülü müziği üzerine Strzeminski konuşmaya başlar: “Görüntü, neyi özümsediğindir. Bir nesneye gözümüzü dikip baktığımızda, gözlerimize yansıması gelir. Ona bakmayı kestiğimizde ve başka bir yere baktığımızda ilk nesnenin ardıl görüntüsü gözlerimizde kalır. Nesnenin görüntüsü aynıdır ama zıt renktedir. Ardıl görüntüler, gözün içinde nesne gibi görünen renklerdir. Çünkü insan sadece farkında olduğu şeyleri görür.” Strzeminski’nin memnun, huzurlu görüntüsüyle kesilir plan. Kendini en iyi hissettiği yer; en iyi ifade ettiği, anlattığı, öğrettiği, öğrencileriyle birlikte olduğu yerdir.

Andrzej Wajda bu filminde; Polonyalı ressam, sanat teorisyeni ve 1920’lerin avangart konstrüktivizm akımının öncülerinden Wladyslaw Strzeminski’nin (1893-1953) hayatından bir döneme odaklanıyor. 2. Dünya Savaşı sonrasında Komünist Parti’nin yönetimine giren Polonya’da, baskılara boyun eğmeyen ve Stalinist rejimin dayatmalarına rağmen soyut sanattan vazgeçmeyen sanatçının, tarihten silinmeye teşebbüsünü izliyoruz dişlerimizi sıkarak ve gördüklerimize inanamayarak.

1948 yılının Aralık ayı. Dışarıdan propaganda sesleri duyulmakta, Strzeminski evinde resim yapmaya hazırlanmaktadır. Boş, beyaz tuvale fırçasını yaklaştırdığı anda; tuval de evin içi de kırmızıya bulanır. Binaya dev bir Stalin bayrağı asılmıştır ve ışıksız kalan Strzeminski, ihtiyacı olan aydınlığa ulaşmak için, pencereyi açıp bastonunun ucuyla bayrağı yırtar.

Polonya’nın zorlu tarihini kendine dert edinmiş Wajda, bilhassa 50’lerden sonra sinemasının, değişen ve dönüşen dünyanın sansürüne uğramaması adına metaforik bir anlatım dili geliştirmiştir ve filmin bu sahnesindeki kırmızı, Strzeminski’nin başına geleceklerin habercisi niteliğinde, tehlikenin rengidir. Kan kaybıdır, atardamara atılan bir kesiktir. Kırmızı ayrıca komünizmi, başkaldırıyı ve devrimciliği simgeler. Ferdinand de Saussure’un kurucularından olduğu göstergebilim açısından bu sahneyi ele aldığımızda, kırmızı bayrağın bir gösterge olduğunu ve anlam aktardığını söyleyebiliriz.[1] Strzeminski’nin bayrağı yırtmasından hemen sonra evinden gerçek anlamıyla yaka paça alınarak götürüldüğü güvenlik ofisindeki şefin de söylediği gibi, ülke yeni bir istikamete doğru gitmektedir. Bu bayrak ve duyduğumuz propaganda sesleri -hem görsel hem işitsel- bu gidişatın en somut örneklerindendir. Makrodan mikro boyuta indiğimizde ise bu bayrağın Strzeminski’nin dünyasını koyu bir kırmızıya buladığını görüyoruz. Değişen düzenle çatışacak olan bir hayatın ilk sinyallerini veriyor burada Wajda.

Güvenlik ofisinde Strzeminski görevlilerin sorularını yanıtlamaktadır ve görevlilerden birinin “…vatandaş Strzeminski, güvenlik ofisine bir gezinti yaptın. Tanrı’nın nerede olduğunu bildiği yere.” demesi üzerine, Strzeminski: “Artık Tanrı mı güvenlik ofisini yönetiyor?” diye cevap verir. Göstergeler; görsel, işitsel ve dilsel olarak bir metne, bir filme yerleştirilebilir. Ve evet, güvenlik ofisi, Tanrı’nın yönetiminde gibi davranıp bir vatandaşın, bir sanatçının, ülkesinde ve uluslararası düzeyde birçok alanda öncü olmuş bir artistin hayatını mahvetmeye, onu tarihten silmeye teşebbüs etmektedir. 14 sene önce, Strzeminski’nin komünist söylemleri olmuşsa da her daim kendini, görüşlerini ve sanatını yenileyen bir kişilik olarak, rejim değişikliği sırasında, sanatın kişinin iç dünyasını dışa vurduğuna inanmakta ve rejimi destekleyecek bir sanat anlayışından kaçınmaktadır. Şef’in “Bir kavşakta duruyorsunuz ama artık orada kalamayacaksınız. Hangi yolu seçerseniz seçin, kendinize o kaderi yaşatacaksınız.” demesi üzerine, Strzeminski sessiz kalır ve ekran kararır. Aslında her şey, sessizliğiyle tarafını, görüşünü ifade ettikten sonra başlar.

Strzeminski gibi, bir dönem evli kaldığı heykeltıraş Katarzyna Kobro da dönemin öncü sanatçılarındandır ve ikilinin Nika adında bir kızları bulunmaktadır. Nika’yı ilk olarak, sınıf gezisinde, Strzeminski’nin tasarladığı Neoplastik Odası’nda, anne ve babasının öncü oldukları “Devrimci Sanatçılar” grubunun eserlerini incelerken görürüz. Sonrasında filmin görüntü yönetmenliğini yapan Pawel Edelman’ın kamerasının peşinde, üniversitenin boş koridorlarında gezinip Strzeminski’nin hararetle ders anlattığı sınıfta buluruz kendimizi. Koca bir kalabalık, büyülenmiş şekilde gözleri ekranda onu dinlerken kapı açılır. Sınıfa aniden giren öğretmen kadın, dersten alınan hazzı, ortamdaki büyüyü ve dikkati dağıtmakla kalmamış, Kültür Bakanı’nın gelişini ve gidişatında yaşanacak gerginliği de söylemindeki sertlikle açık etmiştir. Kültür Bakanı’nın kürsü konuşması sırasında, ayağa kalkıp konuşan Strzeminski “…Sanatta en önemli mesele, yeni biçimlerin önünü açmaktır. Yeni sanat, sadece fayda için saygı istemez, üstünlüğü için ister. Ama görüyorum ki siz, sanat ve politika arasındaki sınırı kaybetmişsiniz ve daha da kötüsü, bu sadece bir grubun faydasına oluyor.” diyerek sınıfı terk eder ve sonrasında toplanan kurulun kararı ile kurucularından olduğu üniversiteden uzaklaştırılır. Nika’nın babasına “Çok sigara içiyorsun.” dediğini duyarız birçok planda. Eksik uzuvlarını dayadığı bastonlara sahipken, içinde bulunduğu durumda, belki de psikolojisini yaslayabilecek, sigaradan başka bir dayanağı yoktur ressamın, olabilir mi?

Strzeminski’nin üniversitedeki dersini bölen ve onun okuldan uzaklaştırılmasına sebep olacak olayların ilk aksiyonu olarak açılan sınıf kapısı, bu kez, Nika’nın okulunda, annesinin ölümünün habercisi olarak açılır. Filmde aniden açılan kapılar, izleyicide bir sıkıntı yaratmaktadır çünkü her biri, bir kaybın habercisi niteliğindedir. Kobro’nun cenazesinde tabutu taşıyanlardan ve din adamlarından başka kimsenin olmayışı ve cenaze geçişinde Nika’nın kırmızı paltosuna laf eden insanlar; sadece Nika’nın yalnız oluşunu değil, hem temsili olarak çocuğun, ailenin hem sanatın hem de Strzeminski’nin yoksunluğunu, yalnız bırakılmışlığını, ezilmişliğini ve aşağılanmışlığını  yani temelde bireyin, toplum ve devlet tarafından şölenden dışlanmışlığını temsil etmektedir.

Filmin son sahnesinde, bir mağazada, vitrindeki cansız mankenleri giydirmek üzere son işine girer Strzeminski. Çekimlerde görülen cansız mankenlerin kol ve bacaklarının tamlığıyla, Strzeminski’nin eksik olan kol ve bacağı buruk bir tezatlık sunmaktadır. Kumaşları mankenlere dolamakta güçlük çeker ve yere düşer. Tek koluyla tutunduğu cansız mankenin koluna asılan Strzeminski bir daha ayağa kalkamaz. Üzerinde sallanan cansız manken kolu; boşluğu, anlamsızlığı ve ressamın cansız bedeninin konumu da bu yoğun, bu sert tablo içinde değersizliği, yok oluşu ve sonsuza dek yitip gideni göstermektedir.

Konu bazen döner dolaşır, hayata gelir. Hayatı ele alışımıza, hayatın içinden çekip çıkardığımız küçük anlara bir anlam yüklemeye ihtiyaç duyuşumuzun dışa vurumuna. Barınacak bir yer, karnını doyuracak gıda ve sırtını sıcak tutacak bir ceket bulduğunda ve eğer biraz düşünecek zamanın da varsa; bir şeylerin eksikliğinin verdiği o tarifsiz duygu, önce kendine zemin hazırlar, art arda içilen sigaranın dumanının odaya çökmesi gibi çöker ortama. Sonra soğuk bir havada, bir anlığına ürperip içine doğru büzüştüğünde; enseye pıtlayan yağmur damlası gibi gelir aniden ve buyur ettiğinde migren krizi gibi iki, bilemedin üç gün yatıya kalır, gitmez kolayca. Varlık, oluş, amaç, duruş… Lunaparktaki dönme dolap gibi; bir yere iner, gerçeğine dokunursun, bir göğe uzanır; yıldızlara, rüyalara tutunursun. Hayaller, hayatlar derken biraz şaşar pusulan. Ama elbet yönünü bulursun.

Birbiri üzerine eklenen yıllar, çevresel, toplumsal ve kültürel şartlar değişiyor fakat insanın ardında bir iz bırakma, varlığına dair Dünya’ya bir çentik atma isteği baki. Aldığımız, verdiğimiz her şeyi akla ve kalbe yatkın şekilde anlamlı kılan bir ülkü. Resimler, şarkılar, keşifler, anlatılar, filmler, sevgiyle, özenle büyütülen çocuklar… Hepsi bizden bir parça, bize dair ve her şeyde bir parça görünür kılınma, sesimizi duyurma çabası. Lakin evrenin işleyişi bir farklı. Ya da evreni karıştırmayalım hiç, egonun işleyişi bizi bize bozduran. İnsan/hayvan, her daim, kendinden yana olmayanı tehdit algıladı. Biricik gayemizi, izlerimizi yok etmeye yeminli ve bundan haz duyan zihniyetler yaşadı, yaşıyor. Paylaşılamayan şeyler diyarının ziyaretçileriyiz ve köprü altından ya da bir alt geçitten geçerken bağırıp sesimizin ekosuyla mutlu olan canlılarız biz. İyi de biziz, kötü de biz. Pandora’nın Kutusu, insanın yanında halt etmiş.

Her şey zıddı ile var olabiliyor. Öyleyse, çatışmalar, uğruna verilecek savaşları değerli kılar. Ve bazı savaşlar topla tüfekle yapılmaz. “Üzerine önce faşizmin sonra Stalinizmin çöktüğü, tarih enkazının altında kalmış bireylerin hikâyeleriydi bunlar.” diyen Andrzej Wajda ve duruşunu asla bozmayan Wladyslaw Strzeminski anısına.

Kaynaklar:

https://www.imdb.com/title/tt5186236/?ref_=fn_al_tt_1

https://www.istanbulsanatevi.com/sanat-haberleri/sinema/ardil-goruntu-filmi-powidoki/

http://www.sanattanyansimalar.com/yazarlar/mina-tansel/olumune-direnen-ressam/1387/

-Zeynep Varlı Gürer, Göstergebilim, Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi.

-Seyide Parsa, Alev Fatoş Parsa, Göstergebilim Çözümlemeleri, İzmir, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları, No:27, 2014.

[1] Göstergebilim, bize filmin yaptıklarını nasıl yaptığını tanımlamaya hizmet eden açıklayıcı bir sistemdir. Göstergeleri inceleyen bir bilim dalı olarak göstergebilim, insanın gösterge oluşturma, göstergelerle sistem kurma ve bunlar kanalıyla iletişimde bulunmasını amaçlamaktadır. İsviçreli Ferdinand de Saussure (1857-1913) göstergebilimin kurucularındandır. Modern göstergebilim kuramcıları arasında ise Roland Barthes’ın çalışmaları öne çıkmaktadır.

Ayten KESER

aytenkesermail@gmail.com

2 Yorum var: "Ardıl Görüntü: Tarih Enkazı Altında Bir Ressamın Hikayesi | Ayten KESER"

    Merakla izleyeceğim bir film daha öğrenmiş oldum. Ne mutlu ki bize sunulan sanat içinde böylesi kaliteli içeriklere ulaşıyoruz artık. Neden bilmem kanımca filmin son sahnesi olan cansız mankenleri giydirdiği sahne düğüm oldu boğazımda. . Kelime yorumuna sağlık ???? kutlarım ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*


Shares