Boys Don’t Cry: Dünyaya Fırlatıldık Evet, Ya Sonra? | Duygu BİLGİN

Boys Don't Cry - Hilary Swank

Boys Don’t Cry: Dünyaya Fırlatıldık Evet, Ya Sonra? | Duygu BİLGİN

Boys Don't Cry - Hilary Swank

Boys Don’t Cry Film İncelemesi

Spoiler içerir, dikkat. 🙂

Doğarız. Evet yazıma doğduğumuz gerçeğini vurgulayarak başlamak istiyorum. Hepimiz buradaysak, bir şekilde ben bu yazıyı yazıyorsam, siz de okuyorsanız doğmuşuz demektir. Ya da Heidegger’ın tabiriyle dünyaya fırlatıldık ki ben bu tabiri daha çok seviyorum. Doğduğumuz, fırlatıldığımız o anla birlikte tüm roller, toplumsal kurallar, bizden beklenenler ve daha pek çok şey içerisinde var olma çabamız ve yolcululuğumuz da başlamış oldu. Her bir birey bu yolculuğu devam ettiriyor. Fırlatılmışlık hâlinden sıyrılabilmek adına eylemlerde bulunmaya, özgürleşmeye çabalıyoruz. İnsan olarak ortak yanımız bir yolculuğun içerisinde olmamız ve özgürleşme çabamız; farkımız ise yolda olma hâlini farklı şekillerde deneyimlememiz. Amacımız aynı: kendimiz olabilmek, kendimizi keşfedebilmek, kendimizi yıkmak ve yeniden inşa edebilmek.

Boys Don't Cry - Brandon TeenaSize bu yolculuğu hüzünlü bir şekilde sonlanan birinden bahsetmek istiyorum: Brandon Teena. Adı resmi kayıtlarda Teena Brandon olarak geçiyor ama bu konuda kişinin kendi beyanı esas olduğu için Brandon olarak devam edeceğim. Sene 1993. Brandon 21 yaşında bir erkek. The Falls City’de yeni bir arkadaş grubuna dahil oluyor. Bu arkadaşlık eğlenceli, yer yer kendini ispatlama çabası içerisinde bir süre devam ediyor. Fakat sonrasında Brandon’un biyolojik olarak kadın bedenine sahip olduğunu öğrenen iki arkadaşı, önce kendisine tecavüz ediyor ve ardından bu olayı şikâyet ettiği için Brandon’ı öldürüyor. Brandon’ın fırlatıldığı bu evrendeki yolculuğu 21 yaşındayken trajik bir şekilde son buluyor.  Hâlbuki tek amacı kendi dünyasında hissettiği şekilde yaşamak.  Cinsiyet kimliğini, ait hissettiği cinsiyeti erkek olarak tanımlayan Brandon, cinsel kimliğinin sosyal normlara uymaması ve gücü elinde bulunduran erklerin kendilerini haklı görmesi sonucu ötekileştiriliyor ve çok genç bir yaşta yolculuğunun sonuna geliyor.

Boys Don't Cry - CoverKimberly Peirce tarafından yönetilen “Boys Don’t Cry” filmi Brandon Teena’nın gerçek hikayesine dayanıyor. Peirce bu filmi yapmaya Kolombiya Üniversitesi’nde öğrenciyken karar veriyor. Tesadüf eseri Brandon’ın hikayesine denk gelen Peirce, bu konuyu derinlemesine araştırıyor ve yazmaya karar veriyor. Yaklaşık beş yıl süren bir sürecin ardından film bizlerin karşısına çıkıyor.

Gelin konusuna, anlattıklarına, derdine biraz yakından bakalım. Film; aşkın, arayışın, evde olma hissinin, hüznün, şiddetin harmanlanmış bir versiyonu. Rengi ne diye soracak olursanız karanlık ve gri diye cevap veririm. Sıkışmışlık ve huzursuzluk hisleri film boyunca bana eşlik etti. Tüm bunlarla birlikte filmin çok önemli bir işlevi var. Hatta birden çok. Öncelikle transfobi konusunda bir bilinç oluşturuyor ve filmin yapım yılı olan 1999 yılına baktığımızda bu çok önemli bir yere sahip. Bunun yanın sıra trans bireylerin maruz kaldığı şiddeti ve karşılaştığı sorunları gözler önüne seriyor. Buradan dünyaya fırlatıldığımız -doğduğumuz- an gerçeğine tekrardan dönmek istiyorum. Heteronormatif bakış açısına göre sadece kadın ve erkek kimliklerinde doğarız. Bu bakış açısı bize cinsiyetin sabit, değişmez ve verilmiş olduğunu söyler. Cinsel kimliklerimizi sadece kadın ve erkek olmak üzerinden tanımlar. Toplum da bizden bu rollerimiz üzerinden bazı şeyler bekler. Eylemlerimiz, davranışlarımız, mesleğimiz hatta aşık olma biçimimiz kadın ve erkek olmamızla paralellik göstermek zorundadır. Bizden beklenenler doğrultusunda eylersek kabul göreceğimiz bir sistem içerisine atılırız. Eğer bu şekilde davranmazsak ötekileştirilebiliriz, dışlanabiliriz, fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kalabiliriz, hatta belki haklarımızı kullanamayabiliriz. Haklarımız için savaşmak zorunda kalabiliriz. Sadece kadın ve erkek olmak üzerinden tanımlama yapmak yeterli mi peki? Hayır. Kuir (Queer) teoriye göre ise cinsel kimliklerimiz sayısız ve sınırsızdır. Bu kimlikler psikolojik, sosyolojik ve kültürel olarak şekillenir. Bu yazımda bu teorilere maalesef uzun uzun yer veremeyeceğim. Belki başka bir yazının konusu olabilir. Fakat genel olarak bahsetmek istediğim şey sadece kadın ya da erkek olmanın kimliğimizi tanımlamada yetersiz olduğu ve bu tanımların çok çeşitlilik gösterebileceği. Özellikle 1990 ve sonrasında giderek görünür olmaya başlayan, örgütlenen LGBTİ+ hareketi ile bu konudaki bilinç artmaya başladı. Fakat daha gidecek çok yolumuz var. Bu yolu bilinçlenerek ve birlikte alsak güzel olmaz mı? Hepimizin insan olduğu tabanı üzerine şekillendireceğimiz bir evren tasarımı bilemiyorum belki fazla ütopik. Ama benim kendi ütopik evrenimde, olması gereken dünya düzlemimde temelde insan olmamız yeterli, hoşgörü var ve evet her birimiz farklı renklerle ışıldıyoruz. Yürüdüğümüz yollar farklı ama amacımız aynı: bu yolu yürümek ve keşfetmek.

Kendimizi korumaya dair temel bir içgüdümüz var. Bize benzemeyenden korkuyoruz ve böyle olunca kendimizi koruma içgüdümüz bir anda ortaya çıkıyor. Korktuğumuzda ötekileştiriyoruz, şiddet kullanıyoruz, aşağılıyoruz, kabul etmiyoruz. Tıpkı Boys Don’t Cry filminde Brandon’a yapılan gibi. Ya da tıpkı gerçek yaşamda Brandon’ın yaşadığı gibi. Sosyal bir değişime ihtiyacımız var. Tüm renkleri kapsayan ve sadece insan olmanın yeterli olduğu bilgisinin yayılması gerekli. Dönüşüm ancak yeni bilginin yaratılması ile mümkün, sadece bu bilgi bizi istediğimiz dönüşüme götürebilir. Bilinen yargıların yıkılması ve bu bilginin yaratılması zor evet. Ama en azından denemek, kendi alanımızdan bir şeylere başlamak kelebek etkisini yaratabilir. Tek bir kişiye dokunmak aslında ne kadar değerli. Kim bilir belki bir gün tüm kimliklerimizden arındığımız ve kimliksizliğe giderek kendimizi özgürce ifade edebildiğimiz zamanlar da gelir.

Boys Don't Cry - Transsexualism

Filme dönecek olursak biyolojik cinsiyetin insanların kim olduğunu tanımladığı bir evren içerisinde olduğumuzu anlıyoruz. Brandon’ın biyolojik cinsiyetinin kadın olduğunu anladıklarında kendisine tecavüz eden iki arkadaşı Tom ve John güçlerini kullanma ve ona zarar verme hakları olduğunu düşünerek hareket ediyor. Bu haksızlık hukuk kısmında da devam ediyor ve sorgu sırasında Brandon bir vajinaya sahip olduğu için aslında kadın olduğu kimliğiyle yüzleştirilmeye çalışılıyor. Sadece kimliğini ve olma hâlini yaşamaya çalışan Brandon’ın haklarının arkadaşları ve hukuk tarafından çiğnendiğine tanık oluyoruz. Burada üç önemli kavram dahil oluyor resmimize: Bilgi, güç ve şiddet. Değişen bilgi ile, dönüşen gücün ve şiddetin, sırf gücü elinde bulundurduğu için sahip olduğu bilgiyle şiddet uygulama hakkına sahip olduğunu düşünen insan canlısının resmini çiziyor bizlere.

Boys Don't Cry - Love Scene

Filmde aşk da var. Tüm bunlar olurken bir yandan Brandon’ı olduğu hâliyle seven ve herkese karşı savunan Lana var. Diğerlerine göre gerçek olarak tanımlanan durum Lana’nın bakış açısını ve Brandon’a olan sevgisini değiştirmiyor. O asıl gerçekliği kabul ediyor ve Brandon’ın beyanı Lana için yeterli oluyor. Bu sahneler içimizi ısıtan ve olduğumuz hâlimizle kabul edilmenin ne kadar yüce bir şey olduğunu gördüğümüz anlara dönüşüyor. Filmin genelinde rengin griden başka bir forma döndüğü anlar aslında bu anlar. Lana’nın çabaları ve savunması sonucu değiştirmiyor, değiştiremiyor. Çünkü gücü elinde bulunduranlar, bunu sonuna kadar kullanıyorlar ne yazık ki. Neden mi? Çünkü onlara göre “normal” olan bu.

“Normal” olanı tanımlamakta her zaman zorlanmışımdır. Hâlâ da yapamam ve yapmamayı tercih ederim. Fakat “Normal nedir?” tanımının yapıldığı bir sosyal düzlemde yaşarken içimizden geldiği gibi yaşamak zor ve meşakkatli. Yargılanma, kabul edilmeme, ötekileştirme, olmak isterken bir türlü olamama hâli içerisinde debelenip gidiyoruz. Ruhlarımız inciniyor, kişiliğimiz örseleniyor, kırılıyoruz, kırıyoruz.

Kısacası ey okurlar, bu yol zorlu bir yol. Yanımıza hoş görümüzü alalım, birinin insan olması yeterli olsun bizim için. Herkes istediği kimlikte ya da kimsizliğiyle beraber yaşayabilsin. Özgür olalım. Zaten gideceğimiz tek bir yolumuz var. Belki yakınınızdaki birine ufak bir dokunuşunuz bir dönüşümü gerçekleştirebilir. Gerçekten görebilmenin ve kapsayıcı olabilmenin nasıl da dönüştürücü etkisi olduğuna şahit olabilmek ne büyülü bir şey.  Bu büyüyü duyulduğunuzda ya da görüldüğünüzde, anlaşıldığınızdaki anlarda fark edebilirsiniz. Görebilen gözlerle bakmanız ve kalbinizin hissetmesine izin vermeniz yeterli.

İyi ki Kimberly Peirce bu hikâyeyi Brandon’ın bakış açısıyla olabildiğince bize yansıttı ve Hilary Swank harika bir şekilde Brandon’ı canlandırdı. Keşke başka türlü bitseydi bu yolculuk. Brandon için elimizden bir şey gelmiyor ama başka hikayeleri kurtarabiliriz. Bunun için geç değil!

Tüm renkleri içimizde yeşerttiğimiz ve kapsadığımız, koşulsuzca sevildiğimiz ve sevebildiğimiz zamanlara…

Bir sonraki ay görüşmek üzere.

Duygu BİLGİN

duygu-bilgin@hotmail.com

 

Kaynaklar:

Cooper, B. (2002). Boys Don’t Cry and Female Masculinity: Reclaiming a Life & Dismantling the Politics of Normative Heterosexuality, Critical Studies in Media Communication, 19 (1), 44-63.

Demilio, K. (2014). Boys Don’t Cry Film Analysis. (https://ocw.mit.edu/courses/womens-and-gender-studies/wgs-640-screen-women-body-narratives-in-popular-american-film-spring-2014/assignments/MITWGS_640S14_BDC_ppr_KD.pdf)

 

 

 

1 Yorum var: "Boys Don’t Cry: Dünyaya Fırlatıldık Evet, Ya Sonra? | Duygu BİLGİN"

    Elimde kış çayıyla birlikte bu yazıyı okurken filmi izlediğim zamanı anımsadım. Gerçekten izleyiciye dokunan bir filmdi. Üstelik gerçek hayatta yaşamış olan Brandon’ın hikâyesine dayanması hasebiye sahneler -izlediğim zamanı hatırlıyorum da- bana epey tesir etmişti. Ayrıca bu filmi felsefi bir konuyla bağdaştırıp oradan da ahlak, cinsiyet ve cinsellik konularına değinerek işlemen çok yerinde olmuş. Yazının sonundaki dilek, hepimizin dileği. Güzel zamanlarda buluşabilmek ümidiyle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*


Shares