Anasayfa » SİNEMA » Chronicle of a Summer: Cinéma vérité | Şafak SÖNMEZ

Chronicle of a Summer: Cinéma vérité | Şafak SÖNMEZ

Chronicle of a Summer

Chronicle of a Summer Film İncelemesi

“Aktörler olmadan yapılan bu film, zamanlarının bir kısmını gerçeğin filme alınmasını hedefleyen bir deneye ayıran insanlarca yaşanmıştır.” Chronicle of a Summer filminin giriş cümlesi ya da belgeselin bir başka tanımı. Belgeselin çekilme aşamalarını bir deneye dönüştürmek, bununla kalmayıp bu deneyin “yaşandığını” söylemek. Peki ya gerçeğin filme alınması ne anlama geliyor? Yazmak istediğim, asıl olarak böyle bir amaç karşısında bu amaca film boyunca ne kadar ulaşılabildiğini ölçmek olabilirdi. Ancak bu yazının daha kişisel bir çerçevesi olsun istedim. Başımdan geçen bir olayı sizlere anlatıyormuşum gibi düşünün istedim.

Film izlemek, bir öykü okumak gibi değil. Öykü okurken, onun gözünden okurken kendi gözünden görürsün Tramvaydaki Çocuk’u. Oysa film izlemek böyle değildir çünkü görebilirsin bütün o betimlemeleri, insanları. Kişiseldir ama başkasına aittir.

Bütün bu giriş kısmını bir filmi incelemenin ne anlama gelebileceğini düşünerek yazdım. Dedim ya başımdan geçen bir anımı anlatmak gibi oldu bu yazı. Çünkü Chronicle of a Summer bana bir şeyleri göstermedi, ben gördüm. Bana sorular sordu, filmdeki sıradan ama sıra dışı insanlara dönüşecek olan insanlara sorduğu gibi. Ben ise sohbete katıldım yalnızca.

Chronicle of a Summer beklenmedik derecede hazırlıksız bir soruyla başladı. Elinde ses kaydedici bir mikrofonla Paris sokaklarında dolaşan bir kadın yakaladığı insanlara “Mutlu musun?” sorusunu sorar. Bu soru bir anlamda seyirciye de sorulmuş bir sorudur. Ya da en azından benim için cevabı düşünülmesi gereken bir soruydu. Perdede sadece on saniye kadar gördüğümüz insanların cevapları kimileri için tatmin edici cümleler değildi. Çünkü cevap verenlerin tümü hazırlıksızdı. Hazırlıksız seyirci ve hazırlıksız cevaplar. Joseph Jon’un Slant Magazine için yazmış olduğu incelemede Cinéma vérité’ içinde bulunan vérité kelimesinin gerçekten çok “dürüstlük” ile alakalı olmasından bahsedilir. Kamera karşısında dürüstlük ne anlam ifade edebilir? Bunu bulmak zor değil aslında. Aile fotoğrafı çekilirken normalden daha dik durduğunuzu ve ağzınızdaki kocaman gülümsemeyle ayakta beklediğinizi hayal edin. Çekilen fotoğrafın ne kadar size ait olduğunu düşünün şimdi de. Sizden beklendiği gibi “doğal” hâlinizle durdunuz değil mi? Kamera karşısında kim doğal hâliyle durur ki? İşte bu yüzden filmin başındaki sokak röportajlarına bakarsanız kameranın çekimi ne kadar uzaktan yaptığının aslında tasarlanmış bir durum olduğunu anlamanız mümkün.

Sokak röportajlarının ardından elinde mikrofonuyla dolaşan Marceline “Mutlu musun?” sorusuna cevap vermek için gönüllü olmuş insanların yanına gidiyor. Filmi izledikten sonra aklıma takılan sorulardan biri şuydu: Kim böyle bir soruya cevap vermek için gönüllü olur? İlk bakışta düşündüğüm şey, bu kişinin mutlu veya mutsuz olmayı kafaya takmış bir kimse olduğu. Ancak cevaplar beni oldukça şaşırttı. “Para için değil, sadece eğlencesi için bir şeyler yapıyoruz.” diyen bir tamirciyle tanıştım ilk önce. Kitabına göre yaşamanın mümkün olmadığını savunuyordu. Mutluluk üzerine pek bir şey söylememişti, aslında sadece kendi gerçeklerini anlatıyordu. Bu sahnenin ardından bohem diyebileceğimiz türde bir hayatları olan bir çiftin evine gidiyorum. Dedim ya, kim böyle bir soruya cevap vermek için evinin kapısını açar? Mutluluk veya mutsuzluğun bir anlam ifade etmediğini söyledi ressam olarak tanımlayabileceğimiz adam. “Kendimle uyum içinde normal bir hayat sürmeye çalışıyorum.” Bir düşünelim, “kendimle uyum içinde” bu söz önemli gibi duruyor ve sevgilisinden daha tanıdık bir cümle, “Sadece para için çok çalışmak pek de tatmin edici değil.” Evet, evet, aklımda bir şeyler oluşmaya başladı.

Şimdi ise başka bir yerdeyim, filmin yönetmenlerinden biri olan Morin ve konuşmalarından anladığım kadarıyla mavi yakalı birer işçi olduklarını düşündüğüm üç adam. Birisi, günlük rutinini anlatıyor. Her hafta işe giderken nasıl istasyona vardığını ve işten eve nasıl döndüğünü ardından ne yaptığını… Bilmiyorum, bu konuşmayı dinlerken bunları yapmanın bunları anlatmaktan ne kadar daha sıkıcı olabileceğini düşündüm. Cümlesinin sonunda diğer işçi giriyor devreye. “Bugüne kadar kimse bana kendi işini ilginç bulduğunu söylemedi.” diyor ve sistem eleştirisine başlıyor. Sınıfsal yükselmeden ve işlerin insanlar için nasıl dar kapsamlı, sıkıcı olduğundan bahsederken üçüncü işçi Angelo kendini anlamış birileri bulduğuna sevinmiş bir hâlde 24 saat çalıştığından bahsediyor. Gerçekten, insan 24 saat çalışabilir mi? Cevabımı alıyorum. “Çalışıyorum, ardından uyuyorum. Uyuyorsun ki tekrar çalışabilesin.” 24 saat çalışma bu olsa gerek.

Chronicle of a Summer

Biraz ilerleyeyim. Filmin en ünlü sahnelerinden biri olan Angelo ve Afrika’dan Fransa’ya gelmiş olan Landry adında öğrencinin tanışmalarını görüyorum. Angelo’nun anlattıklarını Landry gibi dinlediğimi söyleyebilirim. Karşında, hiç tanışmadığın ve anlattıklarını hiç duymadığın biri varmış. Sessizce dinlediğin ama aynı zamanda karşındaki insanın kendi derdini anlatırken ne kadar istekli olduğunu gördüğün bir konuşma. Senin bilmediğin ama hissedebileceğin bir bağ var karşındaki insanla. İşte diyorum, kameranın bile değiştiremediği gerçek bir tanışma. Öte yandan film ilerlemekte ve perdede bir aktivist ile karşılaşıyorum. Mutluluk sorusuna “hemen hemen” cevabını aldım. Bu cevabın ardından gelecek soruyu tahmin etmiş olabilirsiniz. “Peki ne eksik?” diye soruyor Morin. “Para, istediklerimi yapmam için para.” İnsan böyle bir cevapla karşılaşınca pek de şaşırmıyor, ne de olsa fazlaca duyabileceğimiz bir cümle. Ama aslında içerisinde barındırdığı öyle bir kelime var ki: “istediklerim” Şöyle bir laf vardır, onu hatırlattı bu kelime bana: “Ne kadar kişisel ise de o kadar anonim.”

Kendimi Jean-Pierre’nin odasında buluyorum bir süre sonra. Kendisi bir öğrenci. Morin aslında zekice bir şey yaparak, hayatla nasıl baş ettiğini sorarak başlattı konuşmayı. Jean-Pierre kendisini diğer öğrencilere göre şanslı olduğunu söyleyerek devam etti. Ama sonra sesi gittikçe kısılarak aciziyetini ve bencilliğini anlatıyor. Cümlelerinde “zannettim” var. Belki de bu yüzden hayatla baş ediyor.

Birkaç sahne sonra sohbet masalarına konuk oluyorum. Buralarda konuşulan konu 1960 yazındaki Cezayir Savaşı. Telaffuz ettiğimiz onlarca kelime, hâlâ üstüne tartıştığımız birçok konu var. Gençlerin askere alınması veya sömüren ülkenin sömürülen ülke üzerinde hakları… Sadece bu detaylar değil elbette. Jean-Pierre’nin içinde bulunduğu melankolik ruh hâlinin sözlerine yansıması dikkatimi çekti, yalnızca determinist cümleler var ağzında.

Ardından Belçika’nın Kongo’ya girmesi konusunda konuşan bir masa etrafında dolaşıyorum. Morin konuşmaya yine ilginç bir soru ile başladı: “Biz Parisliler olarak Kongo’da yaşananlara dair kendimizi müdahil hissediyor muyuz?” Jean-Pierre televizyonda gördüklerinden sonra müdahil hissettiğini söyledi. Bu soru aslında bir anlamda televizyon ekranlarının gerçekliğini sorguluyordu. Haberleri izleyerek bir şeyler hissedebilir miyiz veya gerçeği yansıttığını düşündüğümüz haber programları olaylara müdahil hissetmemiz için mi tasarlanmış? Susan Sontag haberler ve özellikle filmlerin insanların deneyimlerini nasıl tasarladığından bahsetmişti “Başkalarının Acısına Bakmak” kitabında. Şöyle ki Sontag, 11 Eylül saldırılarından kurtulanların olayı betimlerken “film gibi” lafını kullandığından bahseder. Tasarlanmış ve kurgulanmış duygular, deneyimler… Az önceki alıntıladığım kısmı yazarken düşünüp eklediğimi söylemem gerek, demek istediğim biraz da tesadüfi diyebilirsiniz çünkü geçtiğimiz sahnenin ardından Marceline’e dair bir hayat öyküsü dinliyordum filmi ilk izleyişimde. “Concorde Meydanı boş. Yirmi, on beş yıl önce olduğu gibi boş…” sözleriyle başlayan o meşhur sahne. Marceline yolda yürürken iç sesinden hikayesini dinliyorum. Filmin diğer sahnelerine oranla daha kişisel ve belki de bu yüzden daha dokunaklı. Ancak filmin değerlendirilmesi sırasında Marceline’nin “Bu sahnede rol yaptım.” demesi üzerine düşününce filmin en “gerçek” sahnesinin aynı zamanda rol yapılmış tek sahne olması çok garip.

Sözlerimi burada bitirmek istiyorum. Chronicle of a Summer filmi giriş cümlesine ne kadar sadık kaldı bilemem ancak Rouch’un sorduğu soruya cevap vermek istedim bu yazımda: “Az önce kendinizi perdede gördünüz. Edgar ve ben fikirlerinizi duymak isteriz.”

Notlar

Giriş cümlesinde tüm bu film yapma işlemi bir deney olarak tanımlanıyor. Ortaya konan bir film deney olarak tanımlanıyorsa, bu ürünü üreten sıradan insanlar dışında onu izleyenler de bu deneyin bir parçasıdır. “Kameranın gerçekliği göstermesi iki özneye bağlıdır. Filmin içinde yer alanların ve filmi izleyenlerin gerçekliğe ikna süreci sonucunda o gerçekliğin varlığından bahsedebiliriz.” Fotoğraf içinse bahsettikleri en bilinen tanımlardan birinde şöyle bir söz geçer: gerçekliğin hapsedilmesi. Bu tanım ortada bir gerçeklik olması durumunda kendini doğrular. Daha da önemlisi fotoğrafçıdır bakan kişiyi gerçekliğin varlığına ikna eden. Fotoğraftakilerse özne olmaktan çok nesnedir. Öyleyse bir filmin içindekiler de sergilenmek üzere tasarlanmış nesneler midir yalnızca? Sergilenmek ve nesneleşmek… Filmlerde yansıtılan çoğu zaman sunulan nesneler olur. Seyirci ise bakar, seçer ve alır. Seyirci öznedir.

Şafak SÖNMEZ

safaksonmezz17@gmail.com

Referanslar:

– Morin, Edgar, and Jean Rouch. “Chronicle of a Summer.” Studies in Visual Communication 2.1 (1985): 1-37.

-Dornfeld, Barry. “Chronicle of a summer and the editing of cinema‐verite.” Visual Anthropology 2.3-4 (1989): 317-331.

-Sontag, S., & Akınhay, O. (2004). Başkalarının acısına bakmak. İstanbul: Agora Kitaplığı.

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*