Éric Rohmer Sinemasına Devam | Serap TUNÇ

Éric Rohmer - Yazı Görseli

Éric Rohmer Sinemasına Devam

Daha önce Éric Rohmer sinemesına yeni başlayacaklar için yönetmenin ilk film serisi olan Altı Ahlak Hikâyesi üzerine bir inceleme kaleme almıştım. Çok güzel dönüşler alınca yönetmenin bir başka film serisi olan Mevsimler üzerine bir inceleme daha yazmak istedim. Bana tekrar yazmaya dair ilhamı veren şey ise yine Rohmer’ın Comedies et Proverbes adlı, her filmi bir özlü söze karşılık gelen bir başka film serisini izlemek oldu. Şayet üşengeçliğime yenilmezsem yeni bir şeyler karalayabilirim belki.

Rohmer beni izlerken en çok heyecanlandıran yönetmenlerden biri. Bir İskandinav sineması kadar sizi derin bir düşünme sürecine sürüklemez belki ancak ikili ilişkilerdeki konuşulmayan, saklı tutulan her şeyi tüm çıplaklığı ile göstermesi, zannedersem filmlerine dair en çok hoşuma giden şey. Belli aralıklarla filmlerini izlemeye çalışıyorum. Bir anlamda çok fazla maruz kalmanın bir sonucu olan bıkmak ve sıkılmak durumlarına karşı da kendimi koruyorum sanırım. Bu sayede filmleri üzerine düşünmeye zaman ayırmış oluyorum.

Rohmer filmlerini izlemenin en güzel yanlarından biri de Fransız kültürünü gözlemlemek. Bu sırada insan ilişkilerimizdeki benzerlik ve farklılıkları düşünürken Geerd Hoffseet ve Kültür Teorileri’ni anımsamak farz oldu. Kültür üzerine oldukça kafa yoran Hoffseet, ülkelerin kültürel analizini yapmak için yaklaşık 1967 ile 1973 arasında, dünyanın farklı bölgelerindeki 70’den fazla IBM çalışanı ile araştırmalar yapan bir sosyolog. Çalışmaları sonucunda kültürü kısaca, “İçselleştirilmiş zihinsel tasarımlar” olarak tanımlıyor[1]. Bu zihinsel yazılımın adeta genlerimizle gelen miras olduğunu, fiziksel ve temel psikolojik işlevlerimizi belirlediğini belirtiyor. Tıpkı bilgisayarlardaki işletim sistemi gibi. İnsanların kişilikleri ise onların benzersiz (özgün) zihinsel programları dizisidir, der. Kişiliğin bir kısmı bizlere özgü genetik kodlardan, bir kısmı da öğrenilmiş davranışlardan oluşur. Buradaki öğrenilmişten kasıt kişisel deneyimler gibi özgün olan kolektif programlamadır yani kültürdür, diye aktarır. Rohmer filmleri üzerinden Fransız kültürüne ilişkin bir sonuca varmak ne derece bilimsel olur tartışılır ancak en azından yorumlamak hakkı tanır diye düşünüyorum.

Önceki yazıda da belirttiğim gibi Rohmer kamerayı kalem olarak kullanan ve bu sayede izlerken insanda kitap okuyormuş gibi bir his bırakan bir tekniğe sahip. Duyguların açıkça dile getirilmesi, bireysel çıkarların karşıdakinden utanmadan, çekinmeden dürüstçe dile getirilmesi sesli düşünme hâlinde tezahür edilmiş. Filmlerindeki karakterler, kişisel alan sınırının bilincinde olan, ısrardan ve rahatsızlık vermekten kaçınan profildedir. Bu kişiler sevgilerini dile getirmekten sakınmadıkları gibi hoşlanmadığı kişi ve durumlarda da büyük bir samimiyetle duygularını dile getiriyorlar. Partnerler ya da flört edenler, yeri geldiğinde toplumda onay almayacaklarını bildikleri arzularını dile getirmekten korkmayan, karşıdakine değersiz görünürüm kaygısı gütmeden perdesiz konuşan protiptedir. Rohmer, karakterlerin duygu geçişlerini, içsel tasalarını, gündelik hayata ilişkin ya da varoluşsal kaygılarını da gözler önüne serer.  Bu gösteriler,  “Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı kaçmasın” ya da “El alem ne der?” hapishanesinde yer almayan özelliktedir. Hâliyle Türkiye toplumlarında görmeye hiç alışık olmadığımız, dürüstlük şöleni. İşte tam da bu noktada ister istemez kendi kültürel kodlarımızla karşılaştırma yapmadan duramıyorum.

Bu yazıda bana Türkiye ve Fransız toplumunda ikili ilişkilerin dinamiklerini sorgulatan bir diğer Rohmer film serisini açıklayacağım. Umarım sizlere iki kültürü karşılaştırma noktasında faydalı bir film serisi olabilir. Her filme bir mevsim adı verilen bu seri 4 filmden oluşuyor.  Filmler birbirinden bağımsız olduğu için belli bir sırayla izlemeniz şart değil.

Éric Rohmer - A Tale of Springtime

Conte de Printemps (1990) – A Tale Of Springtime

Jeanne, bir lisede felsefe öğretmenidir. Bir partide tanıştığı müzik öğrencisi Natacha’nın ısrarıyla evine gider ve böylelikle arkadaşlıkları başlar. İkilinin aşk, yaşam ve ilişkiler temalı gezilerine ve sohbetlerine Natacha’nın babası ve babasının sevgilisi de dahil olur. Bu dört kişinin ilişkisi Natacha’nın kurguladığından ve beklentilerinden farklı bir noktaya evrilir.

Filmin büyük ölçüde vermek istediği mesaj; yaptığımız seçimler bize en büyük mutluluk şansını sunmayacak belki ancak bireysel duyarlılıklarımız, farkındalığımız ve dürüstlüğümüzün gelişmesine olanak tanıyacak. Filmin incelikle ele alınması gereken bir diğer noktası ise, önceki Rohmer filmlerinden aşina olduğumuz derinlemesine felsefi tartışmalardır. İşte bu yüzden sırf bu felsefi tartışmaları daha iyi özümseyebilmek için bir kez daha izleme isteği uyandırır.

Éric Rohmer - A Tale of Winter

Conte d’hiver (1992) – A Tale of Winter

Serinin ikinci filmi olan bu filmde Paris’te 5 yaşında kızıyla yaşayan ve yalnız bir anne olan Felicie’nin yaşamını izliyoruz. Yıllar önce yanlış adres verdiği, kayıp olan aşkına sadakati ve sevgilisini tekrar bulabilme inancına şaşkınlıkla tanık oluyoruz. Bolca Pascal referansları (buna diğer Rohmer filmlerinden alışığız zira), Katolik inancı ve ruhun ölümsüzlüğü üzerine tartışmalar bizlere Altı Ahlak Hikâyesi serisinden My Night With Maud’u (1969) hatırlatıyor.

Felicie’ nin arkadaşı, sevgilisi olan Loic ile olan tartışmalar, izleyenlerin bünyesinde Felicie’ye karşı bir antipati oluşturabilir. Ancak burada dikkat etmemiz gereken en önemli nokta Felicie’yi değerlendirirken kendi kültürel kodlarımızla yapıyor oluşumuz. Loic ile imkansız ama değişik ilişkilerinin Fransız kültüründe yeri var mıydı? Loic de bizim kadar rahatsız olmuş muydu ya da Loic için Felicie’nin dürüst olması yetiyor muydu? Zannedersem bu sorular doğrultusunda Felicie’yi analiz etmeliyiz.

Éric Rohmer - A Summer's Tale

Conte d’ete (1996) – A Summer’s Tale

Serinin üçüncü filmi olan bu film bir Fransız sahil kasabasında bir erkek ve üç kadın arasında geçiyor. Aşk, dostluk, utangaçlık, karşı cinsle ilişki kurma denemeleri ekseninde, yer yer komedi öğeleri barındıran bir film.

Yaz aşk(lar)ı ve arkadaşlığı arasında tercih yapmanın zorluğunu içinde bireyin sorgulama sürecine de tanık oluyoruz. Kuşkusuz bu sorgulama süreci başroldeki Gaspard’ın egosundaki değişiklikten bağımsız değil. Tercihlerin, önem ve öncelik sıralamasının yer yer komik olan değişkenliği bireyin değişim (belki de olgunlaşma), sürecini bize gösterir. Aynı zamanda son sahnesiyle de izleyiciyi şaşırtır.

Éric Rohmer - An Autumn Tale

Conte d’automne (1998)  – An Autumn Tale

Bu filmin serinin diğer filmlerinden farklı olarak dikkatimi en çok çeken noktası orta yaşlı kişilerin aşk ve ilişkiler temalı hikâyesinin ele alınması oldu. Zira Rohmer önceki filmlerinde de ekseriyetle genç kuşağın ilişkilerini merceğine almıştı. Serinin son filminde şarap üreticisi dul bir kadın olan Magali’nin biriyle tanışma sürecini izliyoruz. Magali, en yakın arkadaşına yalnızlığıyla dert yanan, kendine karşı özgüvensiz, gururlu, mağrur ve sevgiye, sevilmeye hasret biri. Ancak dönemin partner bulma uygulamalarına (gazeteye ilan aracılığıyla) da oldukça karşı. Ona göre biriyle gerçek hayatta, hayatın olağan akışı içinde tanışılabilirdi. Ancak en yakın arkadaşının onun için ustaca hazırladığı çöpçatanlık planından bihaber şekilde bir düğün davetinde biriyle tanışır.

Şu  ana kadar izlediğim on altı Éric Rohmer filmine dayanarak şunu söyleyebilirim ki Rohmer küçük malzemelerden, düşük bir bütçe ile oldukça büyük işler çıkarabilen bir yönetmen. İkili ilişkiler onunla daha berrak bir hâle geliyor. 100. yaşını kutladığımız şu dönemde belki de sizin için de Rohmer izleme zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?

31.12.2020

Serap TUNÇ

seraaptunc@gmail.com

[1] Hofstede, G. (2001). Culture’s consequences: Comparing values, behaviors, institutions and organizations across nations, 2.Edition. Sage.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Shares