Erken Dönem Güldürü Sineması ve Dadaist Sinema’da “Mizah” Kavramı | Ufuk KADIZ

Erken Dönem Güldürü Sineması ve Dadaist Sinema’da “Mizah” Kavramı | Ufuk KADIZ

GİRİŞ  

Sinema, hayatımızın içinde akıp giden olayları ya da tam tersine içine akıtamadığımız hayalleri, fantezileri perdeye uyarlayan, aktaran yegâne sanat dalıdır. 1880li yıllarda geliştirilen ve kısa zamanda büyük yankı uyandırıp dünyanın birçok yerine ulaşan sinemanın şu anki haline bakıldığında büyük farklar görürüz. Bu yazıda hemen hemen aynı dönemlere tekabül eden fakat birbirlerinden çok farklı amaçlar ve yöntemler geliştiren iki sinemadan ve onların “mizah” vurgusundan bahsedeceğim. Erken dönem güldürü sineması -ki genel olarak bunu Fransız ve Amerikan sineması oluşturuyor- diğeri ise Dadaizm akımından beslenen ve yine aynı adla dillendirebileceğimiz Dadaist sinema.

ERKEN DÖNEM GÜLDÜRÜ SİNEMASI

  Sinema… İcat olarak mı görmek gerek yoksa bir sanat gözüyle mi bakmak daha doğru bu tartışmalı bir durum. Nasıl telefon, televizyon gibi icatlar varsa aslında sinemanın gelişimi de bunlar gibi birtakım bilimsel çalışmanın ürünü. Sinemaya artistik yan katan, onu dile çeviren ne olmuştur asıl sorgulanan bu olmalı? Lumiere kardeşlerin bu “icadı” Fransa’dan diğer ülkelere tek tek taşıyıp “filmler” göstermesi, sinemayı evrenselliğe taşıyan adımlardan olmuştur. Lumiere kardeşler, çektikleri filmleri halka açık yerlerde izletmişler ve insanlar büyük sinema deneyimleri yaşamışlar, sonrasında da sinema “kent eğlencesi” haline dönüşmüştür. Bu eğlenceye dönüşebilmesinin yanında ucuz ve kolay erişilebilir bir niteliğe sahip olması kitleyi kendi yönüne çevirmiş ve artık insanların sıkıntılarından, günlük hayatın monotonluğundan kaçmalarına yardımcı olmuş, ortaklık etmiştir. Peki, güldürü sineması erken dönemde nasıl konumlanır? Biliyoruz ki sinema 1920lerin sonlarına kadar sessizdi, daha doğrusu gösterilen film sessizdi ama sinemaya getirilen müzik ekibi, foley artistleriyle filme ses katılmış oluyordu. Güldürü sineması ise bu sessiz dönemde işlenebilecek en iyi türlerden biridir. Zaten seyirciler de bu türe karşı yoğun ilgiliydiler. Lumiere kardeşlerin 1895 yılına ait The Sprinkler Sprinkled filmi türün ilk örneklerindendir. Filmde bahçıvan ve bir çocuk görüyoruz, bahçeyi sulayan adam, çocuğun su hortumuna basmasıyla suyun gelmediğini fark ediyor ve yüzüne doğru tutarken çocuk da ayağını kaldırıyor. Adama su fışkırmasıyla komik anlar başlamış oluyor. Hareket komedisi diyebileceğimiz bu filmin devamında bahçıvan çocuğu kovalayarak ve poposuna vurarak güldürüyü devam ettiriyor.

Görsele baktığımızda adamın çocuğun poposuna vurduğunu ama bunu yaparken ona zarar vermek için değil, film için, güldürü unsuru olsun diye yaptığını izleyince fark edebiliyoruz. Devam eden yıllarda Max Linder’dan da bahsetmek gerekir ki o da filmlerinde pandomim sanatını kullanır, yine filmler sessiz olduğu için jest ve mimikler olmazsa olmazdır. Max Linder’in canlandırdığı karakterler arasında fotoğraf sanatçısı, tiyatro oyuncusu, sihirbaz gibi meslekler yer alır. Bu da yine sinema sanatının yapılışını film içinde temsil eder, tam bir sinema dili geliştirilememiştir, deneyimler ön plandadır.

Birinci Dünya Savaşı’nın gelişiyle beraber sinema üretim dengeleri alt üst olur, Avrupa düşüşe geçer, gücü elinde tutan Amerika sinemada da yine üstün konumu alır. Hareketlerle, hareketlerin hızı veya sertliği üzerinden götürülen güldürü sineması zamanla yerini durum anlatmaya, hikâyelemeye bırakır. Buster Keaton, Harold Lloyd ve Charlie Chaplin gibi oyuncular bu dönemin altın değerindeki yıldızlarıdır.

Erken Güldürü sinemasını sonlandırmadan önce, sinema deneyimine gelen büyük gelişmeyi de eklemeliyiz ki oda sestir. Sesin filmlere eklenmesiyle bu oyuncular açısından negatif durumlar gelişse de hikâyenin aktarılması ve mizah duygusunun gelişmesi anlamında ilerlemeler olmuştur. Oyuncular, mikrofonla tanışmış ve hareketlerinin engellemesiyle eskisi gibi özgür hissedememişlerdir, diyaloglarda ya da sesleriyle ilgili sorunlar yaşamışlar ve bu da onların oyunculuk kariyerlerine zarar vermiştir. Öte yandan hareketin dili artık diyaloglar üzerinden gerçekleştirilmiş, filmin yönetmeni ve oyuncusunun yetenekleriyle güldüren sinema artık senaristlerin önem kazanmasıyla diğerlerinin önemini biraz olsun azaltmıştır. Çünkü mizah anlayışı artık halkın günlük eğlencesi olmaktan çıkmış, okur-yazar kesimin ve daha önemlisi gündemi takip edebilen, sosyal ve siyasal gelişmelerden haberdar olan insanların eğlencesi haline gelmiştir.

DADAİST SİNEMA

Yazının bu kısmını şekillendirebilmek için erken güldürü sinemasına oranla çok daha efor sarf etmem gerekti, çünkü popüler sinemanın dışında kalan tüm sinema akımları belirli bir kitlenin uğraşıları doğrultusunda çalıştıkları için ya diğer kitleler tarafından bastırılmışlar ya da beklentilerini sağlayamadıkları veya pratiğe dökemedikleri için bir süre sonra dağılmışlardır.

Peki Dadaist akımı sinemada neler yaptı? Ben okuyabildiğim birkaç yazıdan referanslarla bu soruyu cevaplayabiliyorum. Dadaistler, tamamen yerleşmiş akımlara karşılar. Zaten Tzara’nın da manifestoda aktardığı üzere “Dada hiçbir şey anlamına gelmez.” Yani anlam aramak nafile. Buna ek olarak da hiçbir şekilde biçimsel bir teori ve kuruluş dostu olmadıklarını ayrıca sanat için sanat anlayışından uzak olduklarını beyan etmişlerdir.

Bu sinema anlayışını mizahla nasıl ilişkilendirebiliriz sorusuna cevap vermek zor çünkü verdikleri film örnekleri alışılagelmiş film geleneğinden oldukça farklı. Klasik kurgudan, görüntüden, açıdan çok uzak olan filmlerde öznelerden çok nesnelere vurgu var. Nesneler, filmde dile gelmiş ve tamamen yapmak istediklerinde özgürler. Kişiler, daha doğrusu insanlar nesnelerin esiri olmuşlar. Bunları Hans Richter’e ait Ghosts Before Breakfast (1927) filmine bakarak söyleyebiliyorum.

Yukarıdaki görüntüler, filmin ilk dakikalarından fotoğraflandı. Uçan şapkaları ve yere düşüp kırılan fincanları görüyorsunuz. Hiçbirinde insan yani aktif özne etkisi yok, her şey nesnelerin gücüyle gerçekleşiyor. Aynı zamanda, filmde bir adamın papyon bağlamasını görüyoruz ama papyon hiçbir şekilde adamın bağladığı gibi durmuyor ve sürekli isyan halinde, kendi düğümünü açıyor ve hareket ediyor. Adam ise pes etmek zorunda kalıyor. Şunu söyleyebiliriz ki nesneler, sahipleriyle ya da yaratıcılarıyla geçinmeyi reddediyor.

Yine filmin başka bir yerinde hedef tahtası ve hedef tahtasında bir adam silueti görüyoruz ama adamın başı sürekli hareket halinde ve ona karşı tutulan silah hedefini tutturamadığı için gergin görünüyor ve doğal olarak da hedefi vuramıyor. Baş ise bundan keyifli bir şekilde, bir sağa bir sola dönmeyi devam ettiriyor.

  La Retour a la Raison (1923) ve Anemic Cinema (1926) baktığım diğer Dadaist film örnekleri. Yine onlardan da alınacak mesajlar arasında mantığın yanlış olduğu, düzensizliğin ve düzensizlikten beslenen hareket, yansıma ve ters görüntülerin varlığını sinema olarak gördüklerini algılayabiliyoruz. Fotoğraf kağıdının üzerine konulan çivi gibi nesnelerin hareketlerine de yer verilen Man Ray’in La Retour a la Raison filmi ve Marcel Duchamp’ın Anemic Cinema’sındaki sürekli dönen daireler ve spirallerin varlığı yine Dadaist sinema için önemli örnekler.

SONUÇ

Bu iki farklı sinema alanını anlattıktan sonra nelerini ayırt etmeliyiz buna bakmak gerek. Erken dönem güldürü sinemasında, realite göstermekle başlayan bir sinema anlayışı hâkim ve sonrasında kurgulandığı çok belli olan ve hareket komedisiyle giden birtakım örnekler var. Bu örnekler, tiyatro ve pandomim geçmişi olan ünlü yıldızların yer aldığı durum komedileriyle devam etmekte ve altın çağını yaşamasına yardımcı olmaktadır. Sesin gelmesiyle ile güldürü sinemasının teknikleri gelişmiş; olumlu ve olumsuz yönde birtakım gelişmelerin ardından günümüz haline yaklaşmıştır. Öte yandan Dadaist sinema tamamen kuralları yıkmış, kuralsızlığı kendine kural edinmiştir. Bunu yaparken hiçbir oluşum ve anlayışla bağ kurmamış, kendisini yalnızlaştırmıştır. Filmlerinde ise kendine has bir mizah anlayışıyla, seyircisiyle dalga geçen yapısıyla nesneleri, insanlardan üstün tutmuş ve onları özgür kılmıştır. Özgür kılınan nesneler, uçup kaçarak, hareket ederek, güldürü sinemasındaki karakterlerin yaptığı güldürüyü tek başlarına denemişlerdir ve seyirciye farklı bir sinema deneyimi yaşatmışlardır. Makineleşme ve makineye olan hayranlıkla beslenen Dadaizm, zaman ve hız konusunda vurgularını yapmış ve seyircisinin algılarıyla oynamıştır. Farklı açılar, çekim yöntemleri, gölgeler, fotoğraf kâğıdı üzerine düşen nesne yansımalarıyla da yine bambaşka noktalarla seyirciye ulaşmıştır. Bu nedenle bu iki sinemanın birbirinden çok farklı düşünülmesi gerekse de Dadaist sinemanın tezatlığını yine bu ana akımlardan beslenerek oluşturduğunu söylemek gerek.

Ufuk KADIZ / ufukadiz@gmail.com

KAYNAKÇA:

 

Ufuk KADIZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*


Shares