İki Dil Bir Bavul: Yabancı Bir Dil Olarak Türkçe | Ufuk KADIZ

İki Dil Bir Bavul: Yabancı Bir Dil Olarak Türkçe | Ufuk KADIZ

“Bir taş gördüm. Yanına gittim. Dokundum. Yılanmış. O kadar büyüktü ki. Ben dokununca kaçtı gitti. Yeşil miydi, siyah mıydı? Siyah beyazdı. Nerede gördün? Köprünün altında. Ben yeşil bir yılan gördüm. Yeşil yılan yoktur. Yemin ederim ki gördüm. Ben de gördüm. Ben de.

Leyli Sanat’ın faaliyete geçişiyle beraber gösterdiği ilk film “İki Dil Bir Bavul” oldu. Yapım ve yönetiminde Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın yer aldığı 2008 yapımı film, vizyonda 94 bine yakın seyirciye ulaşmış olsa da festivaller kapsamında ulusal ve uluslararası büyük ödüllere sahip.

Film gösteriminin ardından yapılan yaklaşık 45 dakikalık sohbetin ışığında hem konuşulanları aktarmak hem de kendi düşüncelerimi ifade etmek adına bu yazıyı kaleme alıyorum.

İki Dil Bir Bavul ne anlatıyor, neler düşündürüyor, ne aşılıyor bunlar üzerine başlamak gerek önce. Film; öğretmenliğinin ilk yılını geçirecek olan Emre karakterinin Denizli’den bavuluyla doğuda bir köye gelişi ve burada yaşadığı bir yılı anlatıyor. Köye gelir gelmez okulun kapılarını açan Emre, ardından öğrencileri bulmak amacıyla kapı kapı dolaşıyor. Büyük bir heyecanla geldiği köyde aradığını bulamıyor. Yer yer bunalımlara giriyor, bazen bir umutla öğrencilerine sarılıyor, bazen de çocukların hallerinden eğlence çıkarıyor kendine.

Öğrencilere verilen ilk kural, sınıfta Kürtçe konuşmamak. Ama bu mümkün mü? Maalesef, sandığı kadar kolay olmuyor Emre’nin. Türkçe, sınıftaki büyük çoğunluk için yabancı dil gibi. Hatta şunu da örneklendirebiliriz, Emre; bir akşam oturmasına öğrencilerinden birinin evine gidiyor ve ev sahibi adam bir iş görüşmesine gittiğinde “Kaç dil biliyorsun?” sorusuna; “İki dil; biri Türkçe biri Kürtçe.” diye cevap verince Kürtçe’yi dilden saymamalarına üzüldüğünü ifade ediyor, “Ben Türkçe’yi 15 yaşımdan sonra öğrendim, o da yabancı dil değil mi?” sorusunu da Emre’ye yönlendiriyor. Emre de çaresiz kafa sallıyor.

Ben ve etkinliğe katılan seyirciler aslında filmi bu bağlamda tartışmak gerektiğine inanıyoruz. Çünkü film bu dil sorununa herhangi bir çözüm getirmek, bir tez üretmek amacıyla çekilmemiş. Tamamen öğretmenin geçirdiği bir yılı 81 dakika içerisinde elinden geldiğince dokunulmadan aktarmaya çalışmış. Metnin başında verdiğim replik filmin sonuna ait ama filmde Kürtçe geçiyor. Çocuklar, öğretmen gittikten sonra yaz tatilinde dereye inip hep beraber yüzüyorlar ve keyifli bir halde kendi dillerinde sohbetlerini yapıyorlar. Şunu da düşünmek gerek ki; öğretim yapılan bir yıl boyunca öğrenciler Türkçe öğrenmeye çalışsalar da hatta başarılı da olsalar günlük hayatlarında dillerinden vazgeçmiyorlar, vazgeçemeyecekler de çünkü yaşadıkları coğrafyanın geleneği, kaderi bunun üzerine kurulu. Kendileri öğrense de evlerine gittiklerinde anne-babaları kendi öz dillerini konuşmaya devam ediyorlar.

Filme sinemasal açıdan baktığımızda ise, yarı belgesel yarı kurmaca film kıvamında olduğunu görüyoruz. Filmin süresi bence konuyu aktarmak için oldukça yeterli, bir yıllık bir süreci anlatsa da malzeme anlamında filmin uzatılması yersiz olabilirdi. Çocukların günlük hayatına erişmek, ailelerinin arasında görüntü almak da filmi kısıtlayan noktalar, ama yönetmen ara görüntüler noktasında başarılı davranmış, güzel manzaralar ve yakın çekimlerle filmin sinematik değerini yükseltmiş. Sadece Emre karakterinin anne ile telefonda konuştuğu, evde iş yaptığı ve okulda çocukları teneffüse çıkarıp buhrana sürüklendiği anlarda biraz oyunculuk beklenmiş olabilir ama bu da seyirciye zaten göz kırpıyor kurmaca film çerçevesinde.

Son olarak bir Öğretmen Lisesi mezunu olarak ve etkinlikteki iki öğretmen arkadaşımızın gözlemlerinden yararlanarak öğretmen-öğrenci ilişkisini aktarmak gerekiyor. Yeni mezun olmuş ve ilk defa görev alacak bir öğretmen için hiç Türkçe bilmeyen bir öğrenci topluluğuna ders anlatmak oldukça zor bir iş gibi görünüyor. Emre karakteri de zaten bu acemiliği yeterince vermiş, yeri gelince öğrencilerinin yanlış anlamalarından keyif almış, yeri gelince zıvanadan çıkmış bir öğretmen profilini çizdiğini görüyoruz. Sürekli annesiyle telefonda öğrencileri üzerine konuşması ve köy içerisinde çok sosyalleşememesini de yine geldiğinden bu yana çizdiği görünmeyen bir sınıra bağlayabiliriz, çünkü o köyde onu anlayacak kimsesi yok, telefondan seslenen annesi dışında.

Filmde emeği geçen tüm herkese teşekkürleri borç bilerek, metni şu replikle sonlandırıyorum:

“Hiçbir şey yok. Hiçbir şey. Tamam köye geleceğimin farkındaydım yani, köye çıkacağımı da biliyordum, ben bu kadar kötü bir yer hayal etmemiştim. En azından suyum olur diyordum, o bile yok.”

Ufuk KADIZ

ufukadiz@gmail.com

Ufuk KADIZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*


Shares