Anasayfa » SİNEMA » Last Tango In Paris: Başlangıç ve Bitişlerin Kesişim Kümesi | Duygu BİLGİN

Last Tango In Paris: Başlangıç ve Bitişlerin Kesişim Kümesi | Duygu BİLGİN

Last Tango In Paris - Fotoğraf

Last Tango In Paris Film İncelemesi

(Yazının içeriği filmle ilgili spoiler içermektedir.)

Film bize şehrin gürültüsü, tren sesi ve bu seslerin arasında dünyaya haykıran bir adam görüntüsüyle merhaba diyor. Ardından bir kadın silueti görüyoruz. Adam ve kadın birbirlerinden habersiz bir şekilde kendi hayatları, düşünceleri, koşturmacaları arasında birbirlerini teğet geçerek kendi yönlerine doğru gidiyor. Nereden geldiklerini bilmiyoruz, nereye gittiklerini de anlayamıyoruz. Tam bu anda biraz gergin ve esrarengiz bir müzik beliriyor. Kadın saatine bakıyor. Bir acelesi var ya da yetişmesi gereken bir yer var, diyorum içimden. Zamanla ilgili bir şeyler beliriyor zihnimde. Sonra adam ve kadın birbirlerini bir telefon kulübesinin orada yeniden teğet geçiyor, görmüyor ya da fark etmiyor.  İşte o an bu adam ve kadının aslında bir şekilde, bir yerde birbirlerinin hayatlarına dokunacaklarını anlıyoruz. Filmin bunun üzerine şekilleneceğini hissediyoruz.

Kendi dünyamızda neleri teğet geçiyoruz, kimleri görmüyoruz? Bize yakın olan ama bir o kadar da uzak olan insanlar kimler? Belki şu an hayatımızda önemli yeri olan birini başka bir zaman diliminde teğet geçtik. Asıl önemli olan da kendimizi, kendi benliğimizi teğet geçtiğimiz o anlar. Filmin ilk kısmı bana bunu düşündürdü.

Yönetmen Bernardo Bertolucci’nin 1972 yapımı Paris’te Son Tango filmi ilk sahnelerde birbirini teğet geçen bu adam ve kadının gizem ve tutku etrafında dans eden ilişkilerini konu alıyor. Adamın adı Paul, Amerikalı ve orta yaşlı, eşi yeni intihar etmiş. İlk sahnedeki haykırışı da aslında bu yüzden. Kadının adı ise Jeanne, Fransız ve daha 20 yaşında, nişanlı. İkili yeni bir ev arayışı içindeler. Birbirlerini artık teğet geçmedikleri nokta, tesadüf eseri aynı eve bakmaya gelmeleri sayesinde oluyor. Jeanne daireye bakmaya gittiğinde birden içerde Paul’u da görüyoruz. Daha önce birbirinin yanından habersiz geçen bu ikili artık birbirleri için görünür oluyorlar. Bu karşılaşma sahnesinde ilgimi çeken bir diyalog yaşanıyor:

Jeanne: Beni korkuttunuz. İçeri nasıl girdiniz?

Paul: Kapıdan.

Jeanne: Doğru. Açık bırakmışım. Girdiğinizi duymadım.

Paul: İçerdeydim zaten.

Last Tango In Paris - Sahne

Diyalog hiç yeni tanışan iki kişinin diyaloguna benzemiyor. Bu da bu ikili arasındaki ilişkinin bildiğimiz düzlemde ilerlemeyeceğinin ilk sinyalini veriyor bizlere. Sahnenin sonunda ikili sevişiyor ve başlarda daha çok tensel olarak nitelendireceğimiz bir ilişkinin temelleri atılmış oluyor. Kadın adama adını sorduğunda adam adının olmadığını ve bu evde buna ihtiyaç duymadıklarını söylüyor. Birbirlerinin isimlerini, geçmişlerini, yaşantılarını bilmeden bu evde buluşmaya ve toplumsal beklentilerden uzak bir yaşam inşa etmeye başlıyorlar. İsimlerin kullanılmadığı, adamın kuralları belirlediği eski bir evde başlanan bu ilişkiye tanıklık ediyoruz. Filmin bu kısmında akla şu sorular geliyor: “Peki böyle bir yerde biz gerçekten biz, kendimiz oluyor muyuz?”, “Deneyimlerimizin, yaşantımızın dışarıda bırakıldığı bir yerde gerçekten var olduğumuzu söyleyebilir miyiz?”, “Deneyimlerimizi gerçekten dışarıda bırakmamız mümkün mü?” Filmin ilerleyen kısımlarında bunun aslında pek mümkün olmadığını ya da en azından bu iki karakter için mümkün olmadığını, Jeanne’in sonra da Paul’un daha çok şey bilme ve anlatma isteğine şahit oluyoruz. Bu da başlarda tensel gibi görünen ilişkinin sonradan daha özsel bir noktaya gittiğini gösteriyor.

Jeanne’in neden böyle bir ilişki biçimine ihtiyaç duyduğu sorusu geliyor akıllara. Bunun da cevabını nişanlısıyla olan ilk sahnesinde anlıyoruz aslında. Nişanlısı bir aşk filmi yapmak istiyor. Bunun için de Jeanne ile yaşadığı anları ona sormadan filme alma kararı alıyor. Jeanne bana sorabilirdin diyor ama sonrasında bunu kabul ediyor ya da daha çok boyun eğiyor. İki nişanlının kameralara oynadığı, gerçekten bu duyguları yaşıyorlar mı yoksa bu bir oyun mu sorularını bize sordurtan anlara şahit oluyoruz. Burada Jeanne’in gerçek bir ilişki arayışı içine girdiğini yorumlayabiliriz ya da gerçek olmayan bu duygulardan kaçış, gerçek bir duygu arayışı, mış gibi olmayan bir yaşantı isteği; ona bu esrarengiz ve adını bile bilmediği adamla yaşadığı ilişkinin temellerini attırmış olabilir.

Filmin en tartışmalı ve rahatsız edici sahnesi “Tereyağını getir!” repliğiyle başlayan, içinde şiddetin ve aşağılamanın yer aldığı Paul’un Jeanne’e tecavüz ettiği sahneye geliyoruz. Bu sahnede filmin genelinde yer alan sadizm-mazoşizm eğiliminin tepe noktasına ulaştığını net bir şekilde görüyoruz. Her şey Jeanne’in Paul’e belki içinde bir aile sırrı vardır demesiyle yani daha derine inme, daha öze inme ihtiyacıyla başlıyor. Bu cümlenin sonrasında beliren tecavüz sahnesi, Paul’un çocukluk yaşantısını bazı kurallara ve otoriteye boyun eğmesiyle ilişkilendirdiğini anlıyoruz. Filmin bu sahnesinin tartışmalı olmasının bir sebebi de genç oyuncu Maria Schneider’ın böyle bir sahneden haberi olmaması. Sahnede gördüğümüz gözyaşları ve çığlıklar gerçek. Ahlaki açıdan değerlendirdiğimizde kabul edilemeyecek bu sahne, birçok tartışma konusunu beraberinde getiriyor. Maria daha 19 yaşındayken maruz kaldığı bu sahnenin etkisini üzerinden atamıyor. Genç kadın; o sırada neyin yapılmasının doğru olduğunu bilmediğinden, rızası dışında bu sahneyi oynamak zorunda kalıyor. Senaryoda yazılı olmayan bu sahne yüzünden genç oyuncu tedavi görmek zorunda kalıyor. Bir insanın kaldırabileceği en zor durumlardan biriyle başa çıkmak zorunda bırakıldığı bir film aslında Paris’te Son Tango. Madalyonun diğer yüzü, insan özüne dair rahatsız edici bir gerçekliği sunuyor bize. Bu gerçeklik filmde gördüğümüz şiddetle paralel bir gerçeklik. İnsanın özüne dair, yapmak istediklerimizin bazı anlarda sınırlarının olmayışına, bir başkasının sınırlarını hiçe saymaya kadar giden bir özün yolculuğunun filmi olarak değerlendiriyorum ben bu filmi.

İnsan olarak bir toplum yaşantısı içine doğarız. Bu yaşantıda dürtülerimizi, hazlarımızı toplumsal kurallara göre şekillendirmeyi öğreniriz. Yaşamda kabul görmek adına bazı yanlarımızı maskeleriz. Bu maskeyle yaşamaya alışırız. Öyle ki bazen aslında kimiz, neyiz, ne istiyoruz bunu unuttuğumuz anlara şahit oluruz. Özümüze yabancılaşırız. Bu filmde özlerine yabancılaşan bu iki karakterin tekrardan bunu bulma yolculuğuna şahit oluruz. Başlarda toplumdan ve toplum kabullerinden uzak, kendi yarattıkları mekânda sadece en temel dürtüleri doğrultusunda bedenlerini ve hazlarını paylaşan bu iki insanın, giderek birbirlerinin özlerini gördüğü ve aşkı tattığı bir hikâyeye tanıklık ederiz. Maskelerin giderek inmesi, bilinmeyenlerin bilinir olması bizi rahatlatmaya başlar.

Peki film nasıl sona eriyor? Filme adını veren tutkunun dansı -tangoyu- filmin neredeyse son sahnesine kadar görmeyiz. Pistte tango yapan çiftler görürüz. Ama bu çiftlerin yüzünde maske var gibidir. Sanki bir görevmiş gibi dans etmektedirler. Sahneye kahramanlarımız çıkar ve içlerinden geldiği gibi doğaçlama dans etmeye başlarlar. İkiliyi bu kadar rahatlamış ve içlerinden geldiği gibi gördüğümüz başka bir an olmayabilir filmde. Bu rahatlık izleyici olarak bize de yansır.

Sonra bir anda ikili arasında koşturmaca başlar. Jeanne artık bu ilişkiyi istemediğini söyler. Hatta haykırır ama gerçekten böyle midir anlayamayız. Bitti derken aslında bitmediğini işaret ediyor gibidir. Paul de “Bir şey biterse yeniden başlar.” diyerek Jeanne’i ikna etmeye çalışır. Bu sırada ikili hâlâ birbirinin adını bilmemektedir. Ama bu sefer söylemeye hazır gibidirler. Çünkü adam, hayat hikayesini anlatmaktadır: eşinin ölümünden, bir otel sahibi olduğundan bahseder ve sürekli anlatmak ister. Çünkü o da aşıktır. Kovalamacanın sonunu söylemeyeceğim. Ama her şey başladıkları yerde son bulur. Tanıştıkları eve gelirler.

Her şeyin başladığı ya da en azından bizim öyle adlandırdığımız yerde her şey biter. Hayat bu kadar döngüsel midir? Başlangıçlar aslında bitişleri içinde barındırır mı? O zaman başlangıç ve bitişler aynı mıdır? Soruları ve giderek alçalan müziğin eşliğinde karakterlere elveda diyerek kendi dünyalarımıza çekiliriz.

Kaynaklar:

Moore, S. (2018, November 26). Cinsel devrimin gerçekleşmeyen vaadi: Paris’te Son Tango. Retrieved October 19, 2020, from https://vesaire.org/cinsel-devrimin-gerceklesmeyen-vaadi-pariste-son-tango

Üretmen, P. K. (2017). Paris’te Son Tango. PsikeSinema, 102-205.

Duygu BİLGİN

duygu-bilgin@hotmail.com

Bir yorum

  1. Kutluyorum Tebrikler 👏

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*