Sinemanın Adaleti ve Katarsis | Kerem EROL

Sinemanın Adaleti ve Katarsis

Sinemanın Adaleti ve Katarsis | Kerem EROL

Sinemanın Adaleti ve Katarsis

Sinemanın Adaleti ve Katarsis

Bir kez daha selamlar sevgili sinemaseverler. Platformumuzun bu ayki konusu malumunuz, adalet. Konunun kendisi bir sinema nesnesi sayılabilir aslında, hatta birkaç janrın kökeni olduğunu bile söyleyebiliriz. Mahkeme filmleri, suçlu/suçsuz insanların hapishane hayatı veya kaçışları, kendi adaletini sağlayan zengin yarasalar, kahraman polisler vesaire ana fikirlerinde adalet sözcüğünün kaçınılmaz şekilde geçeceği türlerden bazıları.

Ama adaletin sinemada bir kavram olmasından çok daha baskın bir kullanım şekli mevcut. Adalet sinemada bir duygu, izleyicinin bir beklentisi. Senaryonuzun filmleştirilebilmesi için bir gereksinim. Yunan tragedyalarından bugüne hikâye içeren sanatların geneline uygulanan bir kuralın ticarileştirilmiş bir versiyonu. Ey filmin karakteri, önümüzdeki ortalama 120 dakika içinde ya bir aydınlanma yaşar dönüşürsün (işte bu o kural, katarsis) ya da cezanı çekersin.

Efendim, madem katarsis lafını ortaya attık, önce tanımını yapmak için Yunan tragedyasında bir mola verelim. Yunanca saf anlamına gelen katharos’tan türemiş olan bu sözcük, arınma, ruhsal tazelenme gibi anlamlara gelmekte. Trajedideki kahramanın başına gelen türlü çeşitli felaketler, çektiği acılar sonucunda bir aydınlanma yaşamasını ve bu aydınlanmanın da seyirciye aktarımını ifade ediyor. Binlerce yıl önce kurulmuş bir olay sistematiğinin bugüne kadar ulaşması da işte bu aktarıma dayanıyor. Yani M.Ö. 350 yılında bir amfi tiyatronun mermerlerinde oturan izleyici ile bizim aramızdaki ortak noktaya. Hikâyenin kahramanları ile özdeşleşmemize, onun yaşadıklarını, onun algısı ve motivasyonu ile görmemize. Bu duygu aktarımı ve dönüşüm Sofokles tarafından da kullanıldı, Shakespeare tarafından da Jonathan Safran Foer, Mark Twain veya Paolo Sorrentino tarafından da. Araya bir iki yazar sıkıştırdım çünkü katarsisin sadece sahne sanatlarında kullanıldığını düşünmek yanlış olur, edebiyatta da en az o kadar etkin ve yoğun bir kullanımı vardır. Okuduğunuz romanın kahramanı artık on sekizinci gizemli cinayetini çözmekte olan Hercule Poirot değilse, bir tür aydınlanma yaşayıp dönüşmek durumundadır. Zaten ilk sayfadan son sayfaya kadar aynı tas aynı hamam giden bir kahraman sempatinizi kazanamaz.

Tek başına ele alındığında katarsis gerçekten güzel bir anlatım elementidir. Çatısını yeni kurduğunuz hikâyenizde bir şey içinize sinmiyor, bir yanlış varmış gibi hissettiriyorsa, emin olun sorun katarsis eksikliğidir.

Gelelim katarsis-adalet-sinema ilişkisine. Yazımızın ilk kısmında konuya salt ana karakterin yaşadığı aydınlanma çerçevesinden baktık. Oysa anlatılan hikâyelerin çoğunda yan karakterler, dostlar, düşmanlar, rakipler ve bunların kendi küçük hikâyecikleri, kendi aydınlanmaları vardır. Aydınlanmasını yaşamayan karakter ise layığını bulur. Foyası ortaya çıkar, planları başarısız olur, cezasını çeker, korkunç şekilde can verir falan filan. Genelde anlatının final kısmına denk gelen bu infaz süreci, hükümlerin dağıtıldığı bu kapanış hazırlığı, sinemada diğer anlatım metotlarından birazcık daha fazla kullanılır maalesef.

Sinemanın Adaleti ve KatarsisBu naçizane iddiamı iki ayrı örneklemeyle açmaya çalışacağım. Öncelikle, sinemanın ticari kaygısından yola çıkacağım ve diyeceğim ki sinema, izleyicisini daha kısa sürede daha yüksek bir duygusal doyuma taşıma ihtiyacı hissetmektedir. Eserle aynı adı taşıyan edebiyat uyarlamalarında bile bu ayar çekilir. Örnek isterseniz vereyim, Metin Kaçan’ın yazdığı “Ağır Roman” 1-1 bitmez mesela, onu Mustafa Altıoklar eklemiştir. Dan Brown’ın “Cehennem” adlı romanı sinemaya uyarlanırken, kötü adamın planı daha şeytani hâle getirilir ve finalde de başarısızlığı garantilenir. Patrick Suskind’in meşhur Koku’sunun finalinde bir değişiklik yoktur ama izleyiciye aktarılan duygu farklıdır. Romanda Grenouille kendi sonunu kucaklarken, yönetmen filmde karakterin sonunu duygusuz, hatta izleyiciye de çok fazla göstermeden hazırlar. Zaten başından beri empati kuramadığımız kahraman, kendi sonunu hazırlayan bir katile dönüşüvermiştir işte.

Sinema evreninde hikâyelerin bu şekilde basitleştirilmesi, köşelerinin sivriltip karakter özelliklerinin belirginleştirilmesi, hikâyenin ve fikrinin draje formunda izleyicinin ağzına atılması hoşumuza gitmese de sık rastlanan bir durumdur.

Gelelim iddiamı destekleyecek ikinci saptamaya. Ana akım sinemada mutlak kötü diye bir karakter yapısı vardır. Mutlak kötülerin bir katarsis yaşaması beklenmez. Onlar nedenini, nasılını anlamadığımız “vurucam kırbacı, vurucam kırbacı” kötüleridir işte. Bir aydınlanmaya layık olmadıkları için hak ettikleri tek şey, adaletin yerini bulması ve cezalandırılmalarıdır. 2500 yıllık anlatı kurallarını ihlal eden Bond kötüleri, seri katiller, teröristler, aşırı açgözlü iş insanları, kirli politikacılar ve daha birçok örnek fütursuzca kötülük yaparlar ve film yapımcıları da bunları karşımıza çıkarmaya devam eder. Gerçek hayatta ve nitelikli hiçbir anlatıda bulunamayacak bu karakter yapısı sadece izleyicinin konforuna hizmet eder. Onu kim haklı kim haksız sorusuna kafa yormaktan kurtarır, üzerinde sinirini atacağı bir kum torbasına dönüşür, filmi de eğlencelik diyeceğimiz sınıfa sokar.

Mutlak kötülük barındıran filmlerin en büyük ve üzücü etkisi ise, izleyiciyi mermerde oturan Yunanlı gibi aydınlanmaktan “kurtarmasıdır”. İzleyici numaralı koltuğuna para vermiş bir müşteridir böyle filmlerde. İzleyiciyi müşteriye dönüştürdüğünüz anda sanatın, edebiyatın kurallarından vazgeçip ticaretin, kapitalizmin kurallarına boyun eğersiniz. İlk aklınıza gelen kural devreye girer burada, “müşteri her zaman haklıdır”.  Bu haklılık o kadar kapsayıcıdır ki filmin izleyiciyi düşünsel anlamda zorlaması yasaktır. Filmin görevi müşterisine hoşça vakit geçirtmektir, ona bir ayna tutarak geçmişini, hatalarını, kararlarını sorgulatmak değil.

Ülkemizde hep söylenegeldiği gibi adalet herkese lazım. Adalet bir sopa değil, sadece suç ve ceza ilişkisi değil. Hepimizin haklarını, özgürlüklerini koruyacak, eşitliğimizi sağlayacak bir adalet bizim özlemini çektiğimiz. Ve aynı adalet sinemaya da lazım olan, set işçisinin, kadın oyuncusunun, bireyin, azınlığın, her türlü kimliğin eşitliğini ve hakkını koruyan bir adalet. İnsanların adalet açlığını bir perde illüzyonu ile doyurmak zorunda bırakmayacak gerçek bir adalet. Herkese lazım.

Görüşmek üzere.

Kerem EROL

keremerol@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*


Shares