Tetikte Yaşamaya Dair Güçlü Bir Anlatı: In Danger and Deep Distress, The Middleway Spells Certain Death | Meltem ÖZKAN

Tetikte Yaşamaya Dair Güçlü Bir Anlatı: In Danger and Deep Distress, The Middleway Spells Certain Death | Meltem ÖZKAN

In Danger and Deep Distress, the Middleway Spells Certain Death, MUBI Türkiye’nin bu sene hazırladığı 20 filmlik Locarno Film Festivali seçkisinde yer alıyor. Yönetmenliğini Edgar Reitz ve Yeni Alman Sineması’nın öncü isimlerinden Alexander Kluge’nin yaptığı film, dönemin Batı Almanya’sına -ve spesifik olarak Frankfurt’a- dair mekansal bir analiz sunarken iki farklı kadının bu şehirdeki yaşamlarına odaklanıyor: farklı erkeklerle ilişkilenmelerini hırsızlıkla sonlandıran Inge Maier ile Doğu Bloğu tarafından şehre ajanlık yapmak üzere gönderilmiş Rita Müller-Eisert. Bu iki kadının yalnızca zaman-mekansal olarak kesişim gösteren hayatlarını takip ettiğimiz sırada şehirde gezinen kamera, bizi zorla boşaltılan evlere, dönemin politik mücadelelerine ve sokak kargaşalarına da götürüyor.

Film hakkında düşünmeye belki de isminden başlamak gerekiyor, açıkçası MUBI’de gördüğümde beni filme tıklamaya iten de ismi oldu. “Tehlike anında orta yol, kesin ölüm demektir” şeklinde Türkçeleştirebileceğimiz cümle, filmin henüz girişinde Inge’nin gözleriyle taradığı duvarın üzerinde yazılı olarak karşımıza çıkıyor. Bu cümle, hem farklı şekillerde gizlenerek yaşamlarını sürdüren Inge ve Rita özelinde hem de dönemin iki kutuplu dünyasında anlam kazanıyor diyebiliriz. Filmin geneline yayılan tekinsizlik hissi, bize iki kadının tehlikeli eylemlerini gizlice izliyormuşuz duygusu yaratan kamera hareketleri ile artırılıyor. Rita’nın Batı Almanya’daki ajanlık görevine paralel olarak biz de bu insanların hayatlarında gözetleyici bir güç, neredeyse bir ajan olarak bulunduğumuz hissine kapılıyoruz. Rita mesleği sebebiyle, Inge ise yaptığı hırsızlıkların ve belki bu eylemlerinin bir gün gelip kendisini hesap vermeye zorlayacağı korkusuyla sürekli tetikte bir yaşam sürüyor. Şehirdeki belgesel niteliğindeki çekimler de kameranın gözlemci ve gözetleyici niteliğini destekliyor.

Filmin başında anlatıcı tarafından Inge hakkında kurulan cümle onun hayatıyla ilgili olduğu gibi, bizim izleyici olarak konumumuz hakkında da bir fikir sunuyor. “Inge Maier izledi ve yanlış filmde olduğu hissiyatına kapıldı.” şeklinde bir cümle duyuyoruz anlatıcıdan. Inge’nin hayat hakkındaki tutumu bu cümlede aktarılana benzer bir tatminsizlik ve aradığını bulamama hissi taşıyor. Filmin ilerleyen dakikalarında Inge’nin mevcut deneyimlerine dayanarak erkeklerin vaatlerini gerçekleştiremediklerini düşündüğünü ve onların cüzdanlarını çalarak bu tatminsizliğinin yarattığı açığı kapattığını öğreniyoruz. İki kadında da dikkatimizi çeken esasen etraflarında olan bitene yönelik kayıtsızlıkları ve soğukkanlılıkları. Örneğin Rita, ona talimatlar veren parlamento üyesinin öfkeli taleplerini büyük bir tepkisizlikle dinliyor ve yine bildiğini okuyup yirmi beş sayfalık raporunu yazıyor. Karakterlerin yaşantılarını bir koruma kalkanı niteliği taşıyan bu kayıtsızlıklarıyla sürdürmeleri hayata bakışlarını ve içinde bulundukları dönemi düşününce pek de şaşırtıcı gelmiyor.

Filmin genel kurgusu ise Sovyet montajını hatırlatır nitelikte. Hem insanların hareketlerini hem de şehrin karmaşasını sıklıkla kesintiye uğratan kurgu bize izlediğimizin bir film olduğunu hatırlatıp eleştirel mesafemizi korumamızı sağlıyor ve görüntülere mekanik bir nitelik kazandırıyor. Filmin yönetmenlerinden Alexander Kluge MUBI’nin yayın organı Notebook’a verdiği röportajında tarzını antogonist realizm veya protesto realizmi olarak tanımlıyor. [1] Yine aynı röportajda söylediklerinden hareket ettiğimizde filmdeki son derece hareketli kameraya eşlik eden müzikler daha da anlam kazanıyor. Kluge modern müziğin hareket geçirici niteliğinin onun üzerindeki büyük etkisinden bahsediyor ve filmi de edebiyat ile müzik arasında bir tür olduğu için tercih ettiğini dile getiriyor. Genel nitelikleri itibariyle bu filmi de şehirde dönüp dolaşan kameraya eşlik eden müzikleriyle 20’lerin şehir senfonisi türüne yakınsıyor. Kluge kendisinin film tarihi açısından 20’lerin bir savunucusu olduğunu dile getirmekten çekinmiyor.

Filmin yarattığı karmaşa içerisindeki sarsıcılığı ise seyirciye sorduğu sorularla şekilleniyor. Filmin sonlarına doğru Inge’nin bulunduğu evlerden birinin duvarında bir yazı daha görüyoruz, “Ölümden önce yaşam var mı?” diye soruyor bu yazı. Bu sorunun direkt olarak aktardığı, ölümden önceki yaşam değil ölüm kavramının kendisi. Bu şekilde pek çok anda yaşam ve ölüm arasında gidip gelen bir anlatı görüyoruz; bu anlatı yaşam ve ölümü keskin şekilde ayırıyor ve ölüme giden yola dair kendinden emin konuşuyor. Filmin bana düşündürttüğü biraz da dışarıya karşı kamera görevi gören gözlerimizin fonksiyonu oldu. Ve elbette orta yolun gerçekten ölüm demek olup olmadığı.

[1] https://mubi.com/tr/notebook/posts/i-am-a-patriot-of-the-20s-an-interview-with-alexander-kluge

Meltem ÖZKAN

meltemozkan43@gmail.com

1 Yorum var: "Tetikte Yaşamaya Dair Güçlü Bir Anlatı: In Danger and Deep Distress, The Middleway Spells Certain Death | Meltem ÖZKAN"

    Bu ay sitemizde dolu dolu sinema metinleri görmek e bir de böylesi bir anlatımla keyifle okumak gerçekten doyurucu ve gurur verici. Sizler sayesinde yeni filmler keşfedecek ve tabi izlerken önemli noktalara daha dikkatle bakmak gerektiğini göreceğimize inanıyorum. Kalemine sağlık kutlarım ????

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*


Shares