Anasayfa » TİYATRO » Tiyatro İzlenimleri: Amanvermez Avni | Tibet TEBÜKTEKİN

Tiyatro İzlenimleri: Amanvermez Avni | Tibet TEBÜKTEKİN

Rus oyunları, Shakespeare trajedileri, güncel sorunlara dair mizansenler, komediler ya da deneysel oyunlar… Peki hiç Türk polisiye piyesi izlediniz mi?

Ebusüreyya Sami’nin 1913-1914’te yazdığı 10 hikayelik polisiye dizisinden birini sahnelemişler. Osmanlı’nın Sherlock Holmes’u diye bellenmiş Amanvermez Avni. Yardımcısı Arif Efendi ise Watson misali. Avni’nin müstakbel muadillerinden farkı kılıktan kılığa girebilmesi, tuzağa düşürülebilmesi ve başına kazalar gelebilmesi.

Konu: Konakta yaşayan zengin bir ailenin kızı, adresi gizli bir mekânda gayrimeşru çocuk dünyaya getirir ve peşinden birtakım cinayetler işlenir. Acaba bu cinayetler neden ve kim tarafından işlenmiştir?

Hikâyeye dair: Medyaya yansıyan seri katil haberlerine nispetle çok naif bir hikâye ve draması düşük. Bu devrin insanına göre çocuk polisiyesi mesabesinde. Dedektiflik bakımındansa çağımızın haliyle gerisinde. Ama yazarın amacı girift bir hikâye yaratmaktan ziyade polisiyeye dair bir öncülük teşkil etmek olsa gerek. Çünkü Osmanlı’daki ilk örnek. Zaten polisiye yazabilmek için hayal gücünün yanında gerçek olaylardan ve teknikten yararlanmak lazım, ki 1900’lerde bu ikisi de mevcut değildi. 1. Cihan Harbi şeraitinde, yoksunluklara rağmen birilerinin hikâye/tiyatro telif etmesine ve hatta beğeni toplayan bir akım yaratabilmesine hususiyetle nazarı dikkatinizi celbetmek isterim.

Sanıyorum özgün hikâye daha zengin olmalı. Tiyatroya geçince bazı şeyler atlanmak ya da kısadan bağlanmak zorunda kalınmış gibi. Çok basitçe çözüme ulaşıldı. Olaylar silsilesi bir sonrasında ne olacağını hiç merak ettirmiyordu. (Son iki oyundur çözüme pat diye ulaşılan örnekleri görüyorum, tahmin edilebilirliğin ne kadar ‘sıkıcı’ olduğunu şimdi anlıyorum.)

Oyunculuk: Oyunun en önemli özelliği eski İstanbul’dan esintiler getirmesi. Karakterleri, tabirleri, muzırlık anlayışları, lafazanlıkları pek nostaljik. Ama bu otantik enstrümanlara rağmen hikâyenin draması zayıf olunca oyuncular da zorlanıyor. Kendilerini gösteremiyorlar. Başkarakter Avni harici herkes sanki üçüncü plandaydı. Olayların akışını değiştiren karakterler pek de önemli şeyler yapmışlar gibimize gelmedi. Oyun sonu selamlamalardaki alkış desibelleri de bu düşüncemi teyit etti.

Dekor: Sahne kullanımının özgünlüğü izlenirliği arttırmış. Sahneye boydan boya tahta bir perde koymuşlar. Muayyen yerlerden kapılar peş peşe açılıyor, kapatılıyor, kaydırılıyor ve arka plandaki dekorlar olaylara göre tebdil ve tanzim ediliyordu. Hani 24 dizisinde ardışık zuhur eden kare kare sahneler ekranı bölerdi ya, onun oynak platformlusu gibisini yapmışlar. Bunu sevdim.

Bazı oyunlarda ışık hiç sönmez ve alt bölümlere ayrılmaz. Bence bu çok yorucu bir gösterimdir. Avni ise tam tersine, bol bol kısa skeçlerden müteşekkildi. Sahne değişimleri seyirciyi kesinlikle tazeliyor. Olaydan olaya atlamak ve zinciri takip etmek kolaylaşıyor.

Güzellikler: Dönem tiyatrosu nostaljisi. Daha ne olsun!

Aksamalar: Bir yerde sanıyorum oyuncular şaşırdı ve sözün kimde olduğunu unuttular. Bir dakika içinde toparlayıp devam ettiler, kimse bir şey anlamadı. Ama ben anladım, çünkü çok uyanığım. ?

Eski azınlıkların tipik şivelerini duyuyoruz. Ama Laz adamın ne dediği yer yer anlaşılamadı. Şiveli oynanacaksa daha ufak tiyatro salonu tutmak lazım. Zira ses arkaya gidinceye kadar kayboluyor. Hatta öyle ki Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda oyuncuların yüzleri bile arkadan pek seçilemiyormuş, hiçbir mimiği göremedim. Bir ara kendimi ‘az görüntülü radyo tiyatrosu’ndaymışım sandım.

Oyunun temposu biraz düşüktü. Yerine göre %23 nispetince hızlansa oyun daha akıcı olurmuş. Sürükleyicilikten sınıfta kaldığına değinmiştim (sürükleyicilik ve akıcılık farklı şeyler). Ama işte neye baktığınız önemli: hikâyeye mi, dekora mı, oyunculuğa mı, nostaljiye mi (hepsini her zaman bulamıyoruz).

Bazı notlar: Televizyonda Çok Güzel Hareketler ve Güldür Güldür şivesiz oynanınca insanlar gülmediğinden ve bu yüzden cılkını çıkardıkları için kulaklarım tırmalanmaktan bir hal olmuştu. Evet yine renk olsun diye stereotipler ve ağızları kullanılmış ama oyundaki asıl fonksiyonu sosyal sınıf ve meslekleri belirtmek. Mesela Laz adam fırıncı, Erzurumlu adam usta başı.

Azınlıklar her yerde. Ve (tahminimce) eser yazıldığı dönemde kimse niye Ermeni vatandaşımızı zinakar bir katil olarak gösteriyorsun gibi bir hezeyan yaratmamıştır. Ya da genelev çalışanlarının Türk-Ermeni-Rum olması da yadırganmamıştır. Ya da falcı/remilci neden Roman denmemiştir. Hepsi o kadar sıradan ve yolda görsen yadırgamayacağın karakterler ki. Şu an metrobüste rastgele çağdaşım birini seçsem, tanı(mla)makta zorluk çekerim ama bu karakterlerden biri karşıma çıksa hiç gerilmem. Niye? Çünkü eski dünyanın katmansız insanları… (mı acaba?)

Başka ne oldu?

Oyun başlamadan önce bir oyuncunun vefat anonsu yapıldı. Amanvermez Avni’de görev alan biri miydi değil miydi bilmiyoruz. İsmi zikredilen kişi için saygı duruşu yaptık ama bu anons izleyiciyi acayip bir konumda bıraktı. Ölüm haberine rağmen az sonra tiyatro oynanacak ve buna mecbur bırakan biziz ve suçluluk hissediyoruz. Dünya böyle işte, kelek ve neşeli olayların eş zamanlı vuku bulduğu bir yer (düğünler ve cenazeler).

Tibet TEBÜKTEKİN

f1454@yahoo.com

2 yorum

  1. Sanırım bu üslubuna alıştım ve bir gün yazılarına ulaşamasam merak ederim. Keyiflendim okurken kalemine sağlık ??? Tebrikler

  2. Tiyatrolara ara verildi malum karantina yüzünden.. sanat hayatım bitti. 🙂

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

Scroll UpScroll Up