Anasayfa » TİYATRO » Tiyatro İzlenimleri: Yangınlar | Tibet TEBÜKTEKİN

Tiyatro İzlenimleri: Yangınlar | Tibet TEBÜKTEKİN

Batılı olmayan ülkelerin tiyatro oyunlarını hiç izlemişliğim yok sanırım. Edinburg Festivali’ne gitmek lazım aslında. Orası pek cümbüşlüymüş. Ama satın alma gücü paritem yetmez, 1 queen kim bilir kaç lira, İBB sen çok yaşa. Neyse. Yangınlar bir Lübnan oyunu ve dozajı yüksek arabesk içeriyor. Normalde Araplar Türkler kadar arabesk değillerdir diye düşünürdüm ama öyle değilmiş. Oyun boyunca sergilenen vıcık vıcık drama, sonu itibariyle şok ediciydi. Aslında o son da herkesi açmaz; benim merak ettiğim genel bir soruya cevap verdiği için hoşuma gitti.

Konu: 1975-90 arasında Lübnan iç savaşında yaşanan vahşetleri bir aile draması üzerinden anlatıyor. Lübnanlı iki çocuk ve bir anneden oluşan aile, yabancı ve medeni bir ülkede yaşarken anne ölür ve geriye bir mektup bırakır. Mektupta, iki çocuğuna daha önce hiç varlığından bile haberdar olmadıkları üçüncü bir kardeşlerinden bahseder ve onu bulmalarını vasiyet eder. Önce kız sonra da oğlan aile geçmişlerini araştırmaya Lübnan’a seyahate çıkar. Buldukları ise onları sarsacaktır.

Teknik: Sahne iki mıntıkaya bölünmüş. Ön alanda aile fertlerinin bugünkü halleri gösterilirken, arkada Lübnan’daki geçmişe dair drama oynanıyor. Zaman zaman ikisinin kesiştiği ve geçişlerin sağlandığı sahneler de var.

Avukat açılış sahnesinde annenin vasiyetini okurken, solundaki sandalyeye yığılmış delikanlı teenage angst dolu tepkiler vererek oyuna giriyor. Tepki dediğime bakma, neredeyse 5 dakika süren seri galiz küfürler. İzleyici daha en baştan bu saldırgan tip karşısında irkiliyor ve tedirginlikle yek vücut bir kitle haline bürünüyor. Etkileyiciydi. Küfürü hayatta sevmem ama hiç bu kadar etkilenmedim. 🙂

Flashback efektlerini sağlarken ışık oyunları, barkovizyon ve kareografik hareketlerden faydalanmışlar. Hikayenin geçmiş kısımları trajik olduğu için sanatsal olarak daha süslü püslü bir anlatıma sahipti. Şimdiki zaman ise sıkıcı ve donuk. Zaten bu kontrastın yapılması lazımdı ki zaman atlaması iyice belli olsun.

Oyuncular: Tüm arabesk işlerdeki aşırı duygulu olma halinin yapmacıklığını bir kenara bırakırsak oyuncuların hepsi çok inandırıcıydı. 10 puan.

Dekor: Ana dekor olarak bol demir barlı bir platform yapmışlar (inşaat iskelesi gibi) fakat bana çok alakasız geldi. Karakterler düz konuşmak yerine barlara tutuna tutuna, merdivenlerden ine çıka, platformun düzlükleri arasında gide gele, ve genelde hoplaya zıplaya repliklerini söylüyorlar. Amaçları belli ki acıklı dramaya hareket katmak ama bence bunu daha anlamlı bir şekilde yapmanın yolunu bulmalılar.

İki unsurumuz daha mevcut: Sahnenin en ön tarafında üç adet ayaklı mikrofon ve zeminde mezar benzeri iki hendek. Avukatın ve kardeşlerin ara sıra o mikrofonların başına gelip konuşuyor olmalarının ne fonksiyon icra ettiğini tam anlayamadım. Sanki içlerinde sakladıklarını kararlı şekilde dile getirecekleri zaman mı mikrofondan haykırıyor gibi miydiler acaba?

Artıları: Güzel ama sıkıcı bir oyundu. Mesajı güçlüydü. Akıcılığı ve temposu güzeldi. Sıkıcı ama tempolu nasıl oluyor diyeceksiniz. Oluyor işte izle gör. Yazımın başında merak ettiğim bir soruya cevap verdiğine değinmiştim: “Kötülükten zevk almayı geç, gurur duyan bir psikopatın yüzünü ne kızartır?”. Organize kötülük bir tür zihinsel engelli olma halidir bana göre. Toplumdan mutlak surette izole edilmesi gereken bir engelli profili. Ben organize değil organik kötü olduğum için bu soruya mantıklı bir cevap bulamıyordum. Oyunun sonu ise bana aradığım cevabı adeta bir tokat gibi.. yok yok tokatla mokatla alakası yok, sadece verdi.

Eksileri: Gereksiz uzun konuşmalar var ve bu durum bir duygu vereyim derken duygunun tümden yitimine sebep oluyor. Sadeleştirmeler ile süresi %32 kısaltılıp tek perdelik olabilirdi.

Ön ve arka alanın eş zamanlı oynandığı nadir sahnelerde kasıtlı kakofonik anlar yaratılmış. Etkili bir ilgi çekme ya da fon yapma yöntemi olduğunu söyleyemeceğim. Zaten uzun ve aşırı duygu yüklü monologlar cari iken bir de beyaz gürültü eklemek sahneyi kirletmiş. Bu formatın benzerlerini çok defa görmüşüzdür ama arkadaki oyun her zaman sessizdedir. Hmm, belki de amaç ön tarafta söylenenlerin mühimsizliğine ve duyulası şeyler olmadığına dikkat çekmekti. Hmm, belki de şimdi anlıyorumdur.

Salon: Oyun, savaş geçirmiş bir annenin önceki hayatındaki ekstrem dramını anlattığı için kadın izleyiciyi direkt içine çekti (tecavüz, çocuk kaybı, kimsesizlik vs). Finalde -daha ilk perdeden tahmin ettiğim üzere- önce proaktif kadınlar ayağa kalkarak alkışladı (e tabi erkekler geri kalamazlar, 8 Mart daha dündü ve hanıma yaranmak lazım), sonra herkes şak şak şak.

Bana sorarsanız Türkiye toplumu olarak son zamanlarda bir iç savaş veya topyekün savaş yaşamadığımız için ben izleyiciyi samimi bulamıyorum. Evet oyunu değil izleyiciyi dedim. Çünkü birazdan “Ayy ne kadar trajik bir mülteci hikayesiydi vah vah vaaaah” diyecekler, 10 dakika geçmeden Taksim’de “Ay hayatım ben acıktım; dabıl makiato dekaf şat ve san sebastiyan yiyelim miii??”. (Hayır hiç stereotipleştirmedim, gayet de böyleyiz. Cumartesi akşamı saat daha 22.15, başka n’olucak?)

İzleyicinin kasıtlı bir samimiyetsizliği değil bahsime medar olan; şehrin topografyasından kaynaklanan sorunlar var. Sanat mekanlarına ulaşım şartları ve metropol havuzunda gark olduğumuz binbir türlü stimülant buna mani. O yüzden İstanbul’da içinize işleyecek bir sanat yapıtı ile karşılaşamazsınız. Halbuki ben Viyana’dayken…

İstanbul’un en önemli sorunu: “Sanat damağımızda kalmıyor, n’apmalıyız hocam?”

(Konudan sapan finiş ve bitiş)

Tibet TEBÜKTEKİN

f1454@yahoo.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

Scroll UpScroll Up